| Dünya değişirken, Türkiye değişimin neresinde? |
|
|
|
| Cuma, 26 Haziran 2009 14:09 | |||
|
TÜRKİYE
DEĞİŞİMİN NERESİNDE? (Ekonomide yeni gelişmeler üzerine inceleme)
TÜRKİYE KAMU-SEN ARAŞTIRMA GELİŞTİRME MERKEZİ
Ercan HAN
ANKARA HAZİRAN 2009
Dünya değişirken, Türkiye değişimin neresinde? Dünya bir taraftan hızla küreselleşirken bir taraftan da yeni bir ekonomik yapılanmaya gitmektedir. Özellikle küresel ekonomik krizle birlikte, devletlerin ekonomik algılarında büyük bir değişim gözlemlenmektedir. Aslında bu değişim son 10 yıldır, ekonomik krizden bağımsız olarak gelişmekle birlikte, yaşanan ekonomik kriz, süreci hızlandırmıştır. Bugün 50-60 yıl öncekinden çok farklı bir ekonomik sistem uygulanmaktadır. Ancak 20 yıl önceki anlayış da artık terk edilmektedir. Liberalizmin salt kar odaklı yaklaşımı, devletlerin ekonomik alandan elini çekmesi, özelleştirme yoluyla hizmetlerin devredilmesi gibi ilkeler; adaletten uzak, güçlünün güçsüzü ezdiği, gelir dağılımının bozulduğu bir sistemi de beraberinde getirmiştir. Sürdürülmesi mümkün olmayan bu sistem, sınırlarının sonuna gelmiş bulunmaktadır. Artık devletlerin ekonomik alana yeniden girmeye başladığı, iş adamlarının dahi istihdamın artması ve ekonominin işlemesi için tüketici kesimin desteklenmesi, ücretli kesime yönelik teşvik imkanlarının artırılması, devletin ekonomik gücünü kullanması gerektiğini söylediği günleri yaşamaktayız. ABD, İngiltere gibi ülkelerde ya doğrudan kurtarma operasyonlarıyla ya da halka açık banka ve şirketlerin hisse senetlerinin devlet fonları vasıtasıyla satın alınması sonucunda kamunun ekonomideki ağırlığı hızla artmaktadır. ABD, Avrupa ve hatta gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamında devlet ile özel kurumlar, şirket ve bankalar ortak olmaktadır. Bugün dünyanın finans merkezi ABD'nin ticaret şehri New York'tan başkenti Washington'a taşınmıştır. Çünkü artık ABD, dünyanın en büyük şirketlerinin doğrudan ortağı konumuna gelmiştir. Ama bu son iki yılın trendi değil, sürdürülemeyen küreselleşmenin getirdiği kaçınılmaz sonuçtur. Yazar Ian Bremmer'a göre son yıllarda dünyada hızla büyüyen ve güçlenen dört sektör ortaya çıkmıştır. Bunlar; ulusal petrol şirketleri, devlet tarafından sahip olunan ve beslenen dev ulusal şirketler, özel olmakla beraber devlet tarafından korunan ve beslenen ulusal büyük şirketler ve en son olarak da SWF (sovereign wealth funds) denilen devletin yönettiği portföy fonlarıdır. Görülmektedir ki; devletler, gerek ekonomik kriz çerçevesinde gerekse yeni bir ekonomik anlayış olarak, yeniden ekonomide etkin duruma gelmektedir. 10 yıl öncesine kadar uluslararası BP, Chevron, Exonmobil, Shell ve Total gibi özel petrol devlerinden bahsedilirken şu anda petrol rezervleri açısından en büyük 13 şirketin bizzat devlet mülkiyetinde olduğu ve işletildiği bir dünya ortaya çıkmıştır. Saudi Aramco, İran Ulusal Petrol Şirketi, Petroleos de Venezuela SA, Rusya'da Gazprom ve Rosneft, Çin'de Ulusal Petrol Şirketi, Malezya'nın Petronas ve Brezilya'nın Petrobras gibi şirketleri devlete ait ulusal dev şirketler halini almıştır. Kısaca kamusal ve ulusal petrol şirketleri şu anda dünya petrol rezervlerinin ve üretiminin yüzde 75 kadarına hakim duruma gelmişlerdir. Özel ve büyük uluslararası şirketler ise rezervlerin yüzde 3 ve üretimin yüzde 10 kadarını kontrol etmektedir. Yalnızca petrol sektöründe değil bir çok sektörde bu dönüşüm hız kazanmıştır. Bazı ülkeler bazı sektörlerde bütün sektörü devlet tekelinde birleştirmektedir. Angola'da elmas şirketi Endiama, Azerbaycan'da elektrik üreten Azerenerji, Kazakistan'da Kazatomprom adlı uranyum şirketi ve Fas'ta Office Cherifien des Phosphates adlı şirketlerin hepsi devlet tarafından sahip olunan ve sektörün tümü birleştirilerek kurulmuş kamu şirketleridir. Rusya'da sabit telefon şirketi ve silah ihracat şirketi devlete aittir. Çin'de alüminyum tekeli, elektrik dağıtım şirketleri, büyük telekomünikasyon şirketleri ve havayolları, Hindistan'da ise ulusal demiryolları dev kamu şirketleri olarak faaliyet göstermektedir. Bütün bunlara ek olarak bir de özel şirketler gibi kişiler tarafından kontrol edilen ama devlet ile ilişkili şirketler bulunmaktadır. Bu yapının en önemli örnekleri Rusya'daki Norilsk Nickel madencilik, Novopelitsk ve NMK Holding adlı metalurji şirketleri veya Evraz, Sever Stal ve Metalloinvest adlı çelik şirketleridir. Benzer uygulamalara Çin, Cezayir, Brezilya, Hindistan, İsrail, Lübnan, Filipinler'de de rastlanmaktadır. Bu ülkelerdeki özel şirketler dahi devlet kontrolündeki fonlarla finanse edilmektedir. Bankaların Almanya'da %89'u, Fransa'da %60'ı, Japonya'da %40'ı ve Yunanistan'da %72'si kamuya aittir. Fransa'da Air France, Franca Telecom dev kamu şirketleri olarak göze çarpmaktadır. İtalya'nın en büyük ikinci bankası Banca Di Roma, en büyük holdinglerinden biri olan IRI, Norveç'in en büyük bankası Den Norske Bank, İspanya'nın elektrik kurumu Endesa, havaalanları, uçak ve savuma şirketleri, çelik ve alüminyum sektörleri kamu tarafından işletilmektedir. Krizle birlikte kamunun kontrolünde olan bu şirketlere yenileri eklenmiştir. Dünya son 10 yıldır ama küresel krizle birlikte daha da hızlanarak ekonomide özel sektör hakimiyetine son vermekte, en azından kamu-özel sermaye dengesini sağlamaktadır. Türkiye'de ise son 10 yıllık uygulamalara baktığımızda, yaşanan trendin tersine bir anlayışın hakim olduğunu görmekteyiz. Bu süreçte özelleştirilen sabit ve mobil telefon şirketleri, Tüpraş, Petkim, Ereğli Demir Çelik, İskenderun Demir Çelik, Sümer Holding, TÜGSAŞ, Eti Gümüş, Eti Krom, Eti Alüminyum, şeker fabrikaları, TEKEL, elektrik dağıtım şirketleri, posta dağıtımı, SEKA, Et ve Balık Kurumu, Çimento Fabrikaları, limanlar, bankalar ve daha niceleri, ülkemizi yönetenlerin dünyayı anlamakta ve algılamakta ne denli zorlandıklarını göstermektedir. Son dönemde Et ve Balık Kurumu'nun özelleştirilmesinde ne büyük bir hata yapıldığı anlaşılmıştır. Ancak ne yazık ki bu dönemde ülkemiz hormonlu et merkezi haline gelmiş, hayvancılığımız büyük darbe yemiş, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nden büyük şehirlere göç artmıştır. Bugün bu kurumu yeniden hayata döndürme çabaları yapılmaktadır. Ama maliyeti, özelleştirme rakamının çok üzerinde olacaktır. Görülmektedir ki, özelleştirmelerden sonra geri dönüş, çok daha maliyetli ve zordur. Özellikle son 7 yıl içinde artan özelleştirmelerle birlikte ülkemizde kamunun ekonomideki payı %18'e kadar düşmüş bulunmaktadır. Oysa OECD rakamlarına göre kriz öncesi dönemde bile kamunun ekonomideki payı İsveç ve Belçika'da %49, Japonya'da %48, Hollanda ve Norveç'te %47, Kanada ve İngiltere'de ise %41'dir. Kriz döneminde yapılan kamu müdahaleleri ile bu oranlar şimdi daha da yükselmiştir. Bütün dünya ekonomik çalkantıları gidermek, adaletsizliklere son vermek, ülke güvenliğini korumak ve inisiyatifi küresel aktörlerin tekelinden çıkarıp sosyal bir yapı oluşturabilmek için yeniden devletin gücüne sarılırken; yetkililerimizin özelleştirmelerin hızla süreceğini beyan etmeleri, mayınlı arazilerimizin temizleme işini dahi özel şirketler aracılığıyla yaptırıp, temizlenen arazilerin kullanım hakkını bu şirketlere bırakma gayretleri, içinde bulunduğumuz durumun vehametini göstermektedir. Dünya değişmekte ama Türkiye ne yazık ki gündemden düşmüş fikirleri uygulamaya devam etmektedir. Dünya özelleştirmeden vazgeçmiş, yeniden devlet yatırımlarına yönelmiştir. Ülkemiz ise hala özelleştirmelerden çare beklemektedir. Korkumuz, her zaman olduğu gibi bu süreçte de değişimin gerisinde kalarak, sahip olduğumuz avantajları kaybetmektir. Oysa yetkililer kafalarını gömdükleri kumlardan çıkarıp etraflarına baksalar, dünyanın kendilerine anlatılanlardan çok daha farklı olduğunu görecekler. Bu nedenle yetkililerin dünyada yaşanan gelişmeleri iyi tahlil etmeleri ve özel sektör-kamu sektörü dengesini oturtarak, ülkemizdeki mülkiyet, hakimiyet, gelişme ve gelir dağılımı sorunlarına akılcı çözümler üretmeleri gerekmektedir.
|



DÜNYA DEĞİŞİRKEN 


