KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUN TSARISINA İLİŞKİN KAMU-SENİN GÖRÜŞLERİ PDF Yazdır E-posta
Cuma, 15 Mayıs 2009 15:29

 

GİRİŞ

 

Ülkemizde, kamu yönetimi alanında bir takım çarpıklıklar olduğu bir gerçektir. Bu çarpıklıklar da kamusal hayatın hantal bir yapıya bürünmesine ve kamu hizmetlerinin aksamasına yol açmaktadır. Son zamanlarda, dünyada gelişen teknoloji ile beraberinde değişen yönetim anlayışı; Türkiye'de de kamu yönetimini düzenleyen kanunların, günün gerekliliklerine uygun hale getirilmesi ihtiyacını doğurmuştur.

 

Daha kaliteli hizmeti, daha hızlı ve ekonomik olarak, toplumun beklentilerine cevap verebilecek şekilde sağlamayı amaçlayan hükümetler; kamu yönetimini düzenleyen kanunları değiştirmeden önce, sorunların temel nedenlerini ve kaynaklarını araştırmalı, gerçek sorunları tespit ettikten sonra, kamu hizmetlerinin sağlanmasında engel teşkil eden unsurları ortadan kaldıracak düzenlemeleri yapmalıdırlar.

 

Kamu yönetimini düzenleyen kanunlar, ülkelerin idari yapılarının da temelini teşkil ettiklerinden; toplumun siyasi, ekonomik, kültürel ve sosyal ihtiyaçlarına cevap verebilecek nitelikleri içlerinde barındırmalıdırlar. Bunun yanında kanunların iyi ve kapsamlı olması kadar, kanunları uygulayan erkinde bu kanunları uygulama yetenek ve azminde olması gereklidir. Kanunları uygulayanlar, güçlerini kendi kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasi amaçları doğrultusunda kullanabilirler. Bunun içindir ki; dünyanın her ülkesinde, hayatın farklı yönlerini farklı kanunlar düzenlemektedir. Her hangi bir ülkede, iyi sonuçlar veren bir kanundan, aynı sonucun bir başka ülkede alınacağı fikri savunulamaz. Kanunlar hazırlanırken toplumun yapısının ve ülkenin genel şartlarının göz önünde bulundurulması bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Özellikle siyasi belirsizliğin hakim olduğu bir coğrafyada iç ve dış düşmanlar tarafından sürekli rahatsız edilen Türkiye'de kanunlar değiştirilmeden önce derinlemesine incelenmeli, toplumsal, ekonomik ve siyasi alanda yaratabileceği olumsuzluklar değerlendirilmelidir.

 

Kısaca; Türkiye'nin idari yapılanmasını da etkileyebilecek kadar kapsamlı ve önemli olarak gördüğümüz Kamu Yönetimi Temel Kanun Tasarısı hazırlanırken, kamu hizmetlerini aksatan gerçek nedenlerin ve ülkemizin içinde bulunduğu şartların yeterince araştırılmadığı kanısındayız. Tasarının kanunlaşması durumunda siyasi ve idari alanlarda bir çok sorunlarla karşılaşılabileceği ve tasarıda tanınan geniş yetki, hak ve kaynakların ard niyetli gurupların eline geçmesi durumunda, ülkemizin milli birlik ve beraberliğinin, devletimizin bölünmez bütünlüğünün tehlikeye gireceği endişesini taşımaktayız.

 

                                                                                  Bircan AKYILDIZ

                                                                                  Genel Başkan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

"KAMU YÖNETİMİ TEMEL KANUN TASARISI"NA İLİŞKİN

TÜRKİYE KAMU-SEN'İN TESPİT VE GÖRÜŞLERİ

 

KYTKT 1.maddesi kanunun amacını "...merkezi idare ile mahalli idarelerin görev, yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi, merkezi idare yapısının yeniden yapılanması ve kamu hizmetlerine ilişkin temel ilke ve esasları düzenlemektir ." olarak belirtmektedir.

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin idari yapısında bu kadar önemli ve bu kadar geniş kapsamlı bir düzenleme yapılmadan önce mevcut durumun çok iyi bir şekilde tespit edilmesi, incelenmesi ve sorunların belirlenmesi ve bu sorunların çözümüne yönelik  önerilerin çok iyi seçilmiş olması gereklidir. Bunun için yeni düzenlemenin yönteminin etkinliğinin, geçerliliğinin ve her yönü ile Anayasaya, hukukun genel ilkelerine, yönetim bilimine ve toplumun beklentilerine uygunluğunun araştırılması gerekir. Hatta bu tür önemli ve kapsamlı reform uygulamalarından önce pilot uygulamaların yapılması kaçınılmazdır. Bunları gerçekleştirmeden, kamu oyunda tartışmadan yapılacak bu tür düzenlemeler çözüm yerine daha çok karmaşaya neden olacaktır. Bu tasarının  genel bir tartışmaya açılmamış olması, teknik ve içerik olarak çok yetersiz kalması dikkate alındığında amacının Kamu yönetimini düzenlemek, sorunlarını çözmekten uzak olduğu ve beklenenden başka sonuçlara sebep olacağı endişesi vardır.

 

Kaldı ki; Anayasamızın 123. maddesi "...idarenin kuruluş ve görevleri ile bir  bütün olduğu..."nu hükme bağlamıştır. Ayrıca; yine Anayasamız 127.maddesinin 5. paragrafında "....merkezi idarenin, mahalli idarelerin üzerinde, mahalli hizmetlerin, idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi.... amacıyla..." idari vesayet yetkisine sahip olduğu hakkında amir  hükmü vardır.

 

Diğer taraftan yine Anayasamız, kamu hizmeti görevlileriyle ilgili genel ilke olarak 128. maddesinin 1. nci paragrafında "...kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülmesini..." hükme bağlamıştır.  Anayasamız, bir başka amir hükmü olan 126. maddesinde "Türkiye ... kamu hizmetlerinin gereklerine göre illere, iller de diğer kademeli bölümlere ayrılır..." demektedir. Yine Anayasamızın mahalli idarelerle ilgili 127. maddesi uyarınca, "...mahalli idarelerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla düzenlenir..."

 

Yukarıda belirttiğimiz Anayasamızın hükümleri değiştirilmediği ve yürürlükte kaldıkları sürece, merkezi idare ile mahalli idarelerin görev, yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi yanında, merkezi idare ve mahalli idarelerin  yeniden yapılandırılması, belirtilen bu hükümler çerçevesi içerisinde gerçekleştirilmek durumundadır.

 

59. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'nin hazırlamış olduğu "Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı"nda, Türkiye'de kamu yönetimini tamamen değiştirecek düzenlemeler öngörülmektedir. Bu tasarı halen TBMM'ne sevk edilmemiştir. Fakat çok ciddi tenkitlerin yapıldığı bu tasarının, kamuoyunda her yönüyle tartışıldıktan sonra gündeme getirilmesinin sayısız faydaları vardır. Kaldı ki; her ne sebeple hazırlanmış olursa olsun Devletin yapısını, görevlerini ve görev anlayışını değiştiren, yılların birikimi olan bürokratik kültürü hiçe sayan bu kanun tasarısının Anayasaya aykırılığı ortada iken, iyi niyetli olmasını beklemek mümkün değildir.

           

Tasarı amaç maddesinde belirtildiği  gibi üç konuyu ele almaktadır.Bunlar sırasıyla:

           

1-Merkezi idare ile mahalli idarelerin görev, yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi,

              2-Merkezi idare teşkilatının yeniden yapılanması,

              3-Kamu hizmetlerine ilişkin temel ilke ve esaslardır.

           

Aslında çok önemli olan bu üç konunun tek bir kanunla düzenlenmesi, kanun yapma tekniğine ve uygulama ilkelerine uygun değildir ve ayrı ayrı düzenlenmesi gerekir.

           

 

KYTKT 4.maddesinde kamu yönetiminin temel amaç ve görevi belirlenmiş ve  "Kamu yönetiminin temel amaç ve görevi...kişilerin hak ve özgürlüklerini kullanmalarının önündeki engelleri kaldırmak...."şeklinde belirlenmiştir. Bu hükümdeki, engellerin neler olduğu açıkca yazılmadığı için yoruma ve yanlış anlamalara açıktır.

 

KYTKT 5.maddesinde kamu yönetiminin kuruluş ve işleyişinin temel ilkeleri belirlenmiş ve maddenin d fıkrasında "...insan hak ve özgürlüklerini kısıtlayıcı düzenleme ve uygulama yapılamaz..." hükmü yer almıştır. Bu hüküm Anayasamızın 10. maddesinin son fıkrasında, 12. maddesinde ve 13.maddesinde temel hak ve hürriyetleri düzenleyen genel ilke niteliğindedir. Anayasada yer alması gereken bir hükmün kanun metnine dahil edilmesi de kanun hazırlama tekniğine uygun değildir ve Anayasal güvenceyi daraltıcı bir anlam taşımaktadır.

 

Yine tasarının  5. maddesinin i fıkrası kamu kurum ve kuruluşlarının "...kendi aralarında işbirliği..." yapmalarını hükme bağlamıştır. İşbirliğinin niteliğinin ne olduğu belirtilmediği gibi, Anayasamız 127. maddesinin son paragrafında mahalli idarelerin kendi aralarında ne şekilde işbirliği yapacaklarını hükme bağlamıştır.

 

Diğer taraftan Anayasamızın 126. maddesinin 3. fıkrası, merkezi idarenin, kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlamak amacıyla, birden çok İL'i içine alan teşkilatlar kurabilmesini düzenlemesi de bu konunun nasıl gerçekleştirileceğini hükme bağlaması açısından önemlidir ve göz ardı edilmemesi gereken bir husustur.

 

KYTKT 7.maddesinde merkezi idare ile mahalli idarelerin görevleri çok kaba şekilde ayrılmaya  çalışılmış, merkezi idarenin görevlerinin ayrıntıları belirtilmeden, ayrıntıların nasıl düzenleneceği sadece sayılarak, bunun dışındaki hizmetlerin mahalli idarelere bırakıldığı belirtilmiştir. Bu maddenin, merkezi idarenin görevlerini tanımlaması ve ayırmasını düzenlemesi dolayısıyla  çok daha geniş kapsamlı ve açık olması gerekirken, bir çok konunun muğlak kalması önemli bir eksikliktir.

 

Merkezi idarenin görevleri arasında sağlık hizmetlerinden, çevre hizmetlerinden hiçbir şekilde bahsedilmemiş,milli eğitim gibi çok önemli konularda ise sadece müfredat belirleme görevi verilmiştir. Genel anlamda ise merkezi idareye koordinasyon sağlama ve denetim yapma görevleri verilmiştir.

 

KYTKT 8.maddesinde, mahalli idarelerin "...her türlü görev, yetki ve sorumluluklar ile hizmetler..." şeklinde ifade edilen görev tanımı muğlak ve değişik yorumlara sebep olabilecek bir ifadedir. Halbuki mahalli idarelerin görevlerini açık ve belirli bir şekilde ifade etmek gerekir.

 

Diğer taraftan maddenin 2. paragrafında mahalli idarelerin hizmetlerini "...kendi   stratejilerine göre..." yürütecekleri ifade edilmektedir. Buradaki mahalli idarelerin "kendi stratejileri" deyimi her türlü yoruma açık bir görev tanımıdır. Mahalli idarelerin,devletin stratejilerinin dışında bir strateji gütmesi devletin bütünlüğü ve üniter yapısı ilkesiyle açıkça çelişmektedir. Bu, maddenin uygulanma aşamasında ise her idarenin farklı şekilde hizmet vermesi, kendi strateji ve çıkarlarını, devletin ve milletin çıkarlarının üstünde tutabilmesi endişesi yaratmaktadır. Yine aynı maddenin 2. paragrafında yer alan "...performans ölçüleri..." tabiri kamu yönetimi açısından irdelenmeye ihtiyaç duyulan bir kavramdır. Çünkü;

 

Kamu yönetimi, özel sektörden iki önemli noktadan ayrılır:

 

  • Kamu yararını ön plana çıkaran kamu politikası ve teşkilatlanması açısından,
  • Bürokratik yapılanmayı ön plana çıkaran devlet kültürü açısından,

 

Kamu yararının ön planda olduğu durumlarda, performans ölçümü için gerekli olan kamu kurumlarının hedeflerini kesin bir şekilde tanımlayamazsınız. Çünkü kamu hizmeti ve yararı, karlılık ve maliyet analizleriyle ölçülemez. Kaldı ki kamu kurumlarının performans değerlendirme sonuçları da güvenilir olmayabilir. Çünkü kamu yöneticilerinin politik davranışları ve statüleriyle ilgili gelecek kaygıları verdikleri kararları, özellikle idari kararları etkiler. Tasarının madde 46'da getirdiği düzenleme bu açıdan zorluklarla doludur.

 

Performans ölçümü hangi amaçla ve hangi idari makam tarafından yapılacaktır? Çünkü "kamu hizmetinin" üstün özelliği olan "kamu yararının" karmaşık yapısı ve  dikkate almak zorunda olduğumuz nitelikleri açık değildir. (Tasarı Md.30, Md.43, Md.14)

 

KYTKT 9.maddesinin son fıkrasında mahalli idarelerin görev, yetki ve sorumluluk alanlarına giren konularda çıkartılacak tüzük, yönetmelik ve benzeri düzenlemelerle, mahalli idarelerin yetkilerini kısıtlayıcı, mahalli hizmetleri zayıflatıcı ve yerinden yönetim ilkesine aykırı hükümler konulamayacağı hükme bağlanmıştır. Bu, gelecekte Türkiye'yi yönetecek, başta bakanlar kurulu olmak üzere bütün kamu kurumlarının tüzük ve yönetmelik çıkarma yetkilerini kısıtlayan bir hükümdür. Bu durumda devlet mahalli idarelere müdahale edemeyecek hale getirilerek adeta hizmet federalizmi kurulmaktadır.

 

Üniter yapının, milli birlik ve bütünlüğün bozulmasına neden olacak bu tasarı, sosyal devlet anlayışına da terstir. Geleneksel devlet anlayışımıza, idealimiz olan milli ve güçlü devlet anlayışından uzaklaşma sonucunu doğuracak olan bu tasarı Anayasamıza aykırıdır. Tasarı ile tek bir devlet olmanın gereği de ortadan kalkmış olacaktır.

           

Bu tasarı yönetim bilimin genel ilkelerine ve kamu hizmetlerin özüne   aykırıdır. Öncelikle örgütlenme ilkesi açısından bakıldığında; verilen hizmetleri yerine  getirmek üzere, sorumluluk ve   yetki kullanmak için uzmanlaşmış birimler kurmak gerekir. Bu doğrultuda kurulacak bakanlıkların taşra teşkilatlarının olması gereklidir. Tasarıda ise bazı bakanlıkların taşra teşkilatının olmayacağı belirtilmektedir. Taşra teşkilatı olmadan bakanlıkların olması gereken hizmetleri bir tarafa,  tasarıda belirtilen koordinasyon ve denetim   görevlerini nasıl yerine getirecekleri açık değildir. Bu unutulmuş bir ayrıntı mı, yoksa yönetim bilimi açısından bir tutarsızlık mıdır, sorgulanması gerekir.

           

İdarenin bütünlüğü ilkesine de aykırı olan bu tasarı kendi içinde de tutarsızdır. Aynı hizmetin bir kısmının belediyelere bir kısmının il özel idarelerine devredilmesi idarenin bütünlüğü ilkesine aykırı bir durumdur.Görev sınırları ve alanları belli ve oluşumları farklı olan iki mahalli idare birimi arasında görevlerin bu şekilde, hiçbir ilkeye bağlı olmadan ayrılması tutarsızlıktır. Aynı zamanda tasarı hizmetlerin yürütülmesini de etkileyecek olan bu paylaştırmanın hangi ilkelere göre yapıldığını açıklamamaktadır.

 

Görevleri ve bağlı kuruluşları artacak olan il özel idareleri bu düzenlemeye ne kadar hazırdırlar? Günümüzde sadece ve şeklen bir müdürlük düzeyinde örgütlenmiş olan  özel idareler bu hizmetleri nasıl yerine getirecektir? Yeni örgütler kurması gerekecek olan il özel idareleri bu yükün altından kalkabilecek midir? Belediyeler ve belediyecilik anlayışının da  bu görevlere ne kadar hazır olduğunu düşünmek gerekir.

 

Mahalli idarelerin bütçelerine  ve kapasitelerine bağlı olarak bölgesel farklılıkların daha da artmasına neden olacak olan bu tasarı, ülke genelinde yeni sorunların ve bölgesel dengesizliklerin büyümesine sebep olacaktır. 

 

KYTKT 10.maddesinde "Mahalli idarelere yetki, görev ve sorumluluklarıyla orantılı gelir kaynakları sağlanır. Mahalli idarelere genel bütçe vergi gelirleri tahsilatından pay ayrılır." denilmektedir. Maddeden mahalli idarelere ayrılacak kaynağın, idarelerin hizmet vermesi gereken vatandaş sayısına, nüfus durumuna, hizmetin niteliğine ve mahalli idarelerin büyüklüklerine bakılmaksızın sadece subjektif  kriterlere dayanılarak sağlanacağı  anlaşılmaktadır. Bu durumda hükümete yakın olan mahalli idarelerin, daha çok gelir kaynağı elde edeceği, aksi durumlarda ise gelir kaynaklarının kesileceği sonucu ortaya çıkmaktadır.

 

KYTKT 11.maddesinde Belirtilen "Kamu hizmetlerinin daha etkili ve verimli olarak yerine getirilmesi amacıyla...özel sektöre ve alanında uzmanlaşmış sivil toplum örgütlerine bu hizmetlerin yürütülmesiyle ilgili yetki verilmesi..." kamu  hizmeti anlayışıyla hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Bu durumda kamu hizmeti ve kamu yararı kavramlarının  tamamen ortadan kaldırılması ve özelleştirilen hizmetler neticesinde yalnızca kar amacı güdülmesi sonucunda, hizmet anlayışı yerini kar anlayışına bırakacaktır.

           

Tasarının 11. maddesi ile devletin asli ve sürekli görevleri de dahil olmak üzere tüm kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine olanak tanınmakla birlikte, bu uygulamanın şimdilik mümkün görülmediği anlaşılmaktadır. Bunun için de devletin asli ve sürekli görevlerinin olabildiğince daraltılarak yeniden belirlenmesi, geri kalan hizmetlerin özelleştirilmesi amaçlanmaktadır. Bu madde ile beklenen süreç, devletin asli ve sürekli görevlerinin de ileride özelleştirilebilmesi olmalıdır. Oysa 1982 Anayasası'nın 128. maddesinin 1. paragrafında "...kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülmesi..." hükme bağlanmıştır. İçerik ve öz itibarı ile bu madde anayasaya  aykırı bir hüküm olarak karşımıza çıkmaktadır.

          

Ayrıca; devletin asli ve sürekli işlerinde memur statüsünde çalışanların sayısının mevcut memur ve sözleşmeli sayısının üçte birine indirilmesi ( yaklaşık 700 bin memur),  özelleştirme süreci içerisinde sözleşmeli ve işçi statüsünde olan kamu çalışanlarının özel sektöre devri düşünülmektedir.

 

Kamuda çalışan sayısının azaltılmasında bir araç yeni norm kadro uygulamaları olabilir. 57. Hükümet döneminde 2001 yılında kamu kurum ve kuruluşlarında başlatılan norm kadro çalışmaları, merkezin görevlerinin yerel yönetimlere devri ile geçersiz bir hal almaktadır. Yerel yönetimlerde yapılması öngörülen ve ilgili yerel birimin nüfusu, fiziki ve coğrafi yapısı, ekonomik, sosyal ve kültürel özellikleri ile gelişme potansiyeline göre tespit edilecek olan yeni norm kadro çalışmaları ise hizmetlerin özelleştirilmesine paralel olarak yürümek durumunda olacaktır. Norm kadro çalışmaları, kamu hizmetleri açısından ülkenin gereksinim duyduğu hizmetler ve hizmetin gerektirdiği personelin nitelik ve sayısal tespiti anlayışına göre yapılamamaktadır. Örneğin 1995 yılında Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nde yapılan bir norm kadro çalışması, mevcut personelin sayısal yetersizliğini ortaya koymuş, ancak bütçedeki kısıntı nedeniyle rafa kaldırılmıştır. Özelleştirmeyi temel alan bir kamu yönetimi yaklaşımı ve kamu gelirlerinin borç ödemeleri için ipotek altına alındığı Türkiye koşullarında norm kadro, istihdamın azaltılması ve işlevsel esnekliğin artırılması sonucunu vermektedir. Bu durum, halkın hizmet gereksiniminin belirlediği sayı ve nitelikte bir norm kadronun değil, bütçe imkanlarının belirlediği bir norm kadronun esas alınacağının bir başka ifadesidir.

 

Kamu çalışanlarının sayısının azaltılmasının yanında kamu hizmetlerinin tamamen özelleştirmeye açılması da ayrı bir sorun teşkil etmektedir.

 

Özelde sağlığa bakıldığında; sağlık hizmetlerini tamamen mahalli idarelere devretmeyi düşünen, Sağlık Bakanlığı'nın taşra teşkilatı kurmasını yasaklayan ve Sağlık Bakanlığını Ankara'da hiçbir etkinliği olmayan göstermelik bir kurum haline getirecek olan bu tasarı  T.C. Anayasası'na, yönetim bilimine,  sağlık hizmetleri yönetimine ve anlayışına terstir.

 

Tasarı öncelikle Anayasaya aykırıdır. T.C. Anayasası'nın 41. maddesi "...devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ve uygulamasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar" demektedir.Yine T.C. Anayasası'nın 56. maddesi "...devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak, insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler..." demektedir. T.C. Anayasası'nın 41. maddesi açıkça annenin ve çocukların korunması için devletin teşkilat kurmasını hükmetmektedir ve gerekli tedbirleri almasının gereğinden bahsetmektedir. 56. madde ise sağlık kuruluşlarını tek elden planlama görevinden bahsetmektedir. Bu tasarı her iki maddeye de aykırıdır. Anayasanın verdiği görevi yapmamak veya bundan kaçmak yönetimin hiçbir anlayışıyla uyuşmamaktadır. Taşra teşkilatı olmayan, sadece merkez teşkilatından ibaret olan Sağlık Bakanlığı'nın kamu adına denetim fonksiyonu bile yerine getirmesi mümkün değildir.

 

Bu taslakla anlaşılıyor ki devlet hiçbir şekilde sağlık hizmeti vermeyecektir. Halkın sağlığını hiç önemsemeyen ve sağlığı piyasada alınıp satılan  bir meta olarak gören bu zihniyetin başka amaçları yok ise sağlığı ve sağlık hizmetlerini en azından hiç bilmedikleri ortaya çıkmaktadır. En kapitalist ülkeler dahil tüm Dünya ülkelerinde bile temel sağlık hizmetleri kamu görevi olarak kabul edilmekte ve ücretsiz olarak verilmektedir. Tedavi edici sağlık hizmetlerini düzenlemek, kontrol etmek, gerektiğinde müdahale etmek, bilimsel anlamda da pratikte de bir kamu görevi olarak kabul edilmekte, hatta kapitalist ülkeler bile tedavi hizmeti vermeye devam etmektedir. Sağlık ekonomisi açısından sosyal mala daha yakın özellik taşıyan sağlık hizmetlerinde kamunun bulunması bir çok açıdan bilimsel zorunluluktur. Erdemli istekleri karşılamak, tekelleşmeyi önlemek, arz talep dengesinin gerçekleşmesinde yaşanan sıkıntılar gibi nedenler sağlık ekonomisi açısından devletin sağlık sektöründe olmasını zorunlu kılmaktadır.

 

Sağlık hizmetlerinin diğer özellikleri de merkezi idarenin sağlık hizmetlerinde olmasını zorunlu kılmaktadır. Bilindiği gibi sağlık ve sağlık hizmetleri bir bütündür ve temel insan hakkıdır. Devletlerin  en temel görevlerinden biride bu hakkı ayırım gözetmeden tüm vatandaşları için  güvence altına almasıdır . Aynı zamanda sağlığın kişisel değil toplumsal bir sorun olması  da dikkate alınmalıdır. Devletlerin en temel görevinin insanlarının daha uzun ve daha sağlıklı yaşamasını sağlamak olduğu dikkate alındığında sağlık hizmetlerinde merkezi idarenin olmamasını kabul etmek mümkün değildir. Aksi halde sağlık hizmetlerinde ulusal politika ve hedeflerden de artık söz etmek mümkün olmayacaktır.

 

Bu tasarı tüm dünya ülkelerinin 1978'de imzaladığı Uluslar arası Temel Sağlık Hizmetleri Bildirgesi'ne ve anlayışına de aykırıdır. Çünkü tüm dünyada sağlık hizmetlerinin daha iyiye götürülmesini amaçlayan ve bu doğrultuda ülkelere önerilerde bulunan bu bildirgeye göre; temel insan haklarından olan sağlığın en önemli sosyal amaç olduğunu, bu amacın gerçekleştirilmesi için, sadece sağlık sektörünün değil tüm sektörlerin çabasının gerektiği belirtmektedir. Hükümetler kendi halkının sağlığından sorumludur denmektedir ve  bu bildirge sağlığı genel kalkınmanın bir parçası olarak öngörmektedir. Öneriler kısmında , öneri 3'de "genel yönetim desteğinin sağlanmasını"; öneri 4'de "sağlık ve sağlıkla ilgili koordinasyon sağlamayı"; öneri 11'de "uzak ve ihmal edilmiş bölgelerdeki hizmetlerin kalkındırılması"; madde 18'de "temel sağlık hizmetlerinde ulusal yükümlülükten"; madde 19'da "temel sağlık hizmetlerinde ulusal strateji belirlemeyi" önermektedir.

 

Görüldüğü gibi Temel Sağlık Hizmetleri Bildirgesi ve bu bildirgede temel sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi için yapılan önerilerde; temel sağlık hizmetlerini ülkedeki sağlık hizmetlerinin çekirdeği olarak görmekte ve bunun yaygınlaşması için kamunun neler yapması gerektiği vurgulanmaktadır. Durum böyle iken kamusal sorumluluğu ortadan kaldıracak taslak hazırlamak temel sağlık hizmetlerine ihanettir. Dünya, temel sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmayı amaçlayarak, temel sağlık hizmetlerinin etkinliğini artırmak için arayışlar içerisinde iken tersine bir yapılanma içine girmek tamamen başa dönmek olacaktır.

 

Eğer bu tasarı yasalaşırsa sağlık alanında ;

 

  • 1) Genel kalkınmanın bir parçası olan sağlık alanında Ulusal sağlık hedefleri diye bir kavram ortadan kalkacaktır.Ulusal hedefler belirlemeye gerek olmayacaktır. Belirlenmiş olsa da bunlar göstermelik olacaktır. Çünkü bunu takip edecek, uygulayacak, uygulatacak bir kurum yok iken hedef belirlemek anlamsız olacaktır.

 

  • 2) Vatandaşlarımızın yaşadıkları bölgedeki, mahalli idarelerin imkanları, kapasitesi ve sağlık hizmetine bakış açılarına göre mahalli idarelerin verdikleri sağlık hizmeti farklı olacaktır. Bu hizmetten yararlanmada yaşanacak sıkıntılar nedeni ile halkın sağlık hizmetinden yararlanmada, dolayısı ile sağlık düzeyinde farklılıkların daha da artması kaçınılmaz bir sonuçtur. Bu durum sosyal çatışmaların artmasına da neden olabilir.

 

  • 3) Bulaşıcı hastalıklar gibi toplumsal sorun olan, tüm ülkeyi etkileyen hastalıklarla ulusal düzeyde mücadele edecek olan bir kurum olmadığı için bu tür hastalıkların yaygınlığı artacak ve bu hastalıklarla ilgili olarak oluşturulmuş olan ulusal programlar aksayacaktır. Buna bağlı olarak sağlık harcamaları artacak ,fakat sağlık düzeyi daha da kötüleşecektir.

 

  • 4) Sağlık hizmetlerinin bilimsel ve ulusal bütünlüğü bozulmuş olacaktır. Koruyucu hizmetlerle tedavi hizmetleri farklı birimlerde ve farklı mahalli idareler tarafından veriliyor olması nedeni ile aralarında olması gereken koordinasyon bozulacaktır.Tüm görüşler ve çağın gereği de tüm sağlık hizmetlerinin entegrasyonunu önerir iken Türkiye de kurulmaya çalışılan entegrasyon bozulmuş olacaktır.Bu da hizmetlerin etkinliğini azaltacaktır.Sonuçta toplumun sağlık düzeyi bozulacaktır.
  • 5) Sağlık hizmetleri pahalanacaktır. Sağlık hizmetlerinde özel sektör veya mahalli idare ağırlıklı anlayışta sağlık hizmetlerinin tamamen tedavi ağırlıklı hizmetlere kayması ve bununda pahalanması beklenen bir sonuçtur. Bu durum sağlık harcamalarının artmasına ve hizmetten yararlanmada sorunlara neden olacaktır. Hizmetlerin fiyatının artmasının önlenmesi için veya kuruluşların açıklarını kapatılması için mahalli idarelere çok büyük kaynak aktarımı gerekecektir.
  • 6) Ülke genelinde sağlık hizmetlerinin sunumunda eşitsizlikler ortaya çıkacaktır. Çünkü kişinin yaşadığı yere göre sağlık hizmeti aldığı mahalli idare değişik olacaktır. Bazı bölgelerde hiç sağlık kuruluşu yok iken ve bu yokluğu ortadan kaldırmaya yönelik hiçbir çaba yok iken, diğer tarafta çeşitli seçenekleri olan insanlar olacak ve bu durum toplumsal huzursuzluklara neden olacaktır.
  • 7) Sağlık yönetiminde standardizasyon sorunu yaşanacak ve keyfilik artacaktır. Standardı olmayan veya bu standartlar uygunluğu denetleyecek bir gücün olmaması halinde bugünkü donanımları ve anlayışları doğrultusunda belediyelerde keyfiliğin artacağı bir gerçektir.
  • 8) Sağlık personelinin belediyelere veya il özel idarelerine devredilmesi nedeniyle personel temininde ve dağılımında sıkıntılar yaşanacaktır. Mahalli idarelere bağlı olarak ve sözleşmeli statüde çalışacak olan sağlık personelinin çalışma ortamında yaşanacak sıkıntılar nedeni ile de sağlık hizmetleri aksayacaktır.
  • 9) Tüm milletin yıllar suren birikimleri ile yapılan ve donanan kamu sağlık kuruluşlarının donanımı ile birlikte belediyelere devredilmesi ile elinde hiçbir sağlık kuruluşu olmayan merkezi idare eli kolu bağlanmış olacaktır.

 

Kamu hizmetlerinin mahalli idarelere ve mahalli idareler eliyle özel sektöre devredilmesi milli eğitim anlayışına da ters düşmektedir. Tasarının merkezi idarenin görev ve hizmetlerini belirleyen 7. maddesinde Milli Eğitim Bakanlığı'nın görevleri "...milli eğitimde eğitim ve öğretim birliğini sağlama, müfredatı belirleme ve geliştirme..." olarak sınırlanmıştır. Mahalli idarelere tanınan geniş yetki ve haklar göz önünde bulundurulduğunda Milli Eğitim Bakanlığı'nın müfredat uygulamalarını belirleme, denetleme ve eğitim ve öğretim birliğini sağlama işlevini nasıl yerine getireceği kuşku uyandırmaktadır.

 

Bu tasarı ile eğitimde fırsat eşitliği ortadan kalkacaktır. Çünkü mahalli idareler arasındaki kaynak farklılığı bunu doğuracaktır.Eğitimin mahalli idarelere bırakılması sonucunda eğitimin paralı ve pahalı hale gelmesi kaçınılmazdır.

 

Eğitim gibi milli olması gereken bir hizmetin; farklı emellere yönelik olarak kullanılması ihtimalinin önüne nasıl geçileceği belli değildir. Çünkü tasarı ile eğitim personeli tamamen mahalli idarelere devredilmektedir.

 

Yerel yönetimlere tanınan eğitimle ilgili bu geniş yetkilerin denetlenmesinin nasıl yapılacağı da ayrı bir sorundur.

 

Öğretmen temini, hayat şartlarının zor olduğu bölgelerde nasıl sağlanacaktır? Yalnızca müfredat belirleme yetkisi verilen milli eğitim bu yetkisizlik içinde eğitimde birliği nasıl sağlayacaktır?

 

Görülüyor ki; tasarı ile Mustafa Kemal Atatürk'ün en önem verdiği konu olan milli eğitim ve bu amaçla hazırladığı Tevhid-i Tedrisat Kanunu tamamen fonksiyonunu yitirmektedir.

               

KYTKT 40.maddesinde Merkezi idarenin, il özel idarelerinin, belediyelerin ve bunlara bağlı kuruluşlar ve mahalli idare birliklerinin dış denetiminin Sayıştay tarafından bizzat veya sayıştayca belirlenecek usul ve esaslar çerçevesinde yaptırılacağının hükme bağlanması, devletin asli fonksiyonu olan denetim kavramında oldukça farklı uygulamaların ve belirsizliklerin ortaya çıkmasına sebep olabilir. Aynı zamanda anayasal bir kurum olarak Sayıştay görev alanındaki kamu kurum ve kuruluşlarının işlemlerinin ancak % 13'ünün denetimini yapabilmektedir. Sayıştay Kanunu'nun 66. maddesi gereğince 2 yıl içinde denetimi yapılmayan kurum ve kuruluşların hesaplarının ibra edilmiş sayılacağı belirtilmektedir. Bu durum karşısında, Sayıştay'ın taslaktaki beklentilere ne ölçüde cevap verebileceği müphemdir.

 

KYTKT 42.maddesinde "Her ilde, mahalli idareler ve bunlara bağlı kuruluşlar ile bu idareler tarafından kurulan birlik ve işletmelerin, gerçek ve tüzel kişilerle ilgili işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunu değerlendirmek, aralarındaki anlaşmazlıkların çözümüne yardımcı olmak üzere halk denetçisi seçilir." denilmektedir. Mahalli idareler halk denetçisinde, halk denetçisinin, denetimi kimin adına yapacağı belli olmadığı gibi hukuka uygunluğu değerlendirmek şeklinde ifade edilen denetim biçimi anayasanın yargı yetkisini düzenleyen genel hükümlerine ve ilkelerine aykırı sonuçlar doğuracaktır. Çünkü hukuka uygunluk denetimi yargının asli yetkisidir. Kaldı ki, maddede "Dava açma süresi içinde halk denetçisine yapılan başvurunun dava açma süresini durduracağını" hükme  bağlamak yargı usul kanunlarında önemli değişikliklerin yapılmasını gerektirmektedir. Ayrıca, il genel meclisinin 2/3 çoğunluğu tarafından seçilen halk denetçisinin, mahalli idareleri (il özel idaresi, belediye) denetlerken ne kadar objektif olacağı da şüphelidir. Özellikle il özel idaresinin halk denetçisinin bürosunu ve yeteri kadar personeli sağlaması da denetleme usulüne uygun düşmeyen aykırı bir uygulama olacaktır.

 

Mevcut denetim birimlerinin kaldırılıp,yerine üst yöneticinin görevlendireceği iç denetim elemanlarından oluşan bir denetim yapısı kurulmasının izahı mümkün değildir.

 

KYTKT 42.maddesinde "Bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri, önceden kanunla düzenlenmeyen ve açıkça yetki verilmeyen konularda yönetmelikle düzenleme yapamazlar." hükmü bulunmaktadır. Anayasamızın 124. maddesi "Başbakanlık, Bakanlıklar ve kamu tüzel kişilerinin kendi görev alanlarını ilgilendiren kanun ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere...yönetmelik çıkarabileceklerine..." emirdir.

 

Hal böyle iken getirilen yeni düzenlemede "Başbakanlığın" yer almaması ve yönetmelik çıkartılmasının Anayasada mevcut hükme rağmen kanunla düzenlenmesi ve "açıkça verilen yetkiye" dayandırılması, idarenin fonksiyonelliğini azaltması yanında Anayasamızın lafzına  ve ruhuna aykırıdır.

KYTKT 46.maddesi Kamu hizmetlerinin görülmesindeki tüm düzenlemeleri değiştirmekte ve "Kamu hizmetleri memurlar, tam zamanlı veya kısmi zamanlı çalışan diğer kamu görevlileri ve işçiler eliyle yürütülür... Diğer kamu görevlileri ile işçilerden tam zamanlı veya kısmi zamanlı olarak ve kadro şartına bağlı olmaksızın sözleşmeli statüde istihdam edileceklerin sözleşmelerinde, ilgili personelin görevleri, hak ve yükümlülükleri ile performans ölçütleri yer alır. Memurlar ve diğer kamu görevlileri, performans ölçütlerine göre değerlendirilir ve ödüllendirilir. Hükümetin görevi sona erdiğinde, müsteşarlar ile başkanlık ve genel müdürlük şeklinde kurulan bağlı ve ilgili kuruluşlarda kendi genel kurullarının seçimiyle gelenler dışındaki başkan veya genel müdürlerin görevi kendiliğinden sona ermiş sayılır. Ancak bu görevlere yeni bir atama ya da görevlendirme yapılıncaya kadar bu kişiler görevlerine devam ederler. Bu şekilde görevi sona erenlerden başka bir göreve atanmayanlar, özlük hakları saklı kalmak üzere, kadro şartı aranmaksızın bakanlık müşaviri olarak atanırlar..." denilmektedir. Kamu personel rejiminin değiştirilmesine yönelik bu yaklaşımın ön plana getirdiği konular, kamu çalışanları sayısının azaltılması, sözleşmeliliğin yaygınlaştırılması ve esnek çalışma ilişkileri ile performansa dayalı ücret olarak belirmektedir.

Tarihsel olarak, kamu çalışanlarının istihdam ilişkilerinde gözlemlenen temel eğilim, memurların statü hukuku ile işçilerin sözleşme hukukunun birbirine yakınlaşmasıdır.

 

  Geleneksel yaklaşımda, memurların işverenleri olan devletle çıkar farklılığına sahip olamayacakları varsayılır ve bu nedenle de çalışma ilişkilerinde bir çatışma olmayacağı düşünülürdü. İktidar halkın temsilcilerinden oluştuğuna göre memurların siyasal iktidar karşısında bağımsız davranamayacakları, genel oyun belirlediği politikadan başka bir politika geliştiremeyecekleri öne sürülürdü. Halka karşı sorumlu olan hükümetlerin, memurların tüm eylem ve işlemlerinden de sorumlu olduğu kabul edilir, bu nedenle memurların, hükümetlerin yürütmekle sorumlu oldukları hizmetleri hiyerarşik bir düzen içinde yürütmelerini temel alan çalışma usulleri benimsenirdi.

 

Ülkemizde de memurların istihdam ilişkileri bu geleneksel yaklaşımla düzenlenmiştir.

 

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu, devlet memurunu, "...devlet ve öteki kamu kişiliklerince genel idare esaslarına göre asli ve sürekli kamu hizmetlerini yerine getirmekle görevli kişiler..." şeklinde tanımlar.

 

Türk kamu personel rejiminde, memurluk bir meslek olarak kabul edilmiştir. Yasalara göre, devlet memur alırken, eşitlik ve ayırım gözetmeme ilkesine göre alır. Memurlar görevlerini amirlerine bağlı olarak ancak tarafsız bir biçimde yaparlar. Memuriyete girişin koşulları kanunla belirtilmiştir. Kimi hizmetler için özel öğrenim gerekir. Ayrıca memurluğa girişte yarışma sınavları ile belirlenecek ehliyet ve liyakat  da aranır. Kişiler eğitimleri, bilgi ve becerilerine göre memurluk mesleğine girerler, bu meslekte sürekli çalışarak ve yetişerek önceden belirlenmiş kurallara göre yükselirler. Memuriyete atanma, görev ve yetkiler, hak ve yükümlülükler, aylık ve ödenekler, özlük işleri, yasayla düzenlenir. 657 sayılı yasa, memuriyeti sınıflandırma esasına dayandırmıştır. Belirli sınıftaki memurlar hizmet süreleri ve başarı derecelerine göre kademe ve derece ilerlemesine hak kazanırlar.

 

Geleneksel anlayışa göre kamu hizmeti yapan memur, devlet otoritesini temsil etmekte ve bu otoriteyi kullanmaktadır. Memur, çalışması ile kamu hizmeti ürettiği için ve bu hizmeti üretirken devleti temsil ettiği ve devlet otoritesini kullandığı için özel kesim işçilerinin içinde bulunduğu çalışma ilişkilerine tabi olamaz. İşte bu yaklaşımla, memurların çalışma ilişkilerinde tabi oldukları kurallar tek yanlı üretilen, çeşitli güvenceler içeren bir statü rejimine bağlanmıştır. Statü temeline dayalı olan bu çalışma rejiminde, memurun, başta iş güvencesi olmak üzere çeşitli ayrıcalıkları vardır. Ancak tam da bu ayrıcalıklara sahip olmasına yol açan nedenler yüzünden, yani kamu görevlisi olması nedeniyle, memurun sözleşme özgürlüğüne sahip olmaması  gerektiği varsayılmaktadır.

 

Yukarıda özetlediğimiz bu geleneksel anlayış, refah devleti uygulamalarının yaygınlaşması, kamu kesiminin büyümesi, kamu çalışanlarının sayıca çoğalması ve mesleki çeşitlenmesi sonucunda geçerliliğini yitirdi. Özellikle 1960'lı yıllardan itibaren memurların statü temeline bağlı çalışma ilişkileri, özel kesim işçilerinin sahip olduğu sendikal haklarla donanmaya başladı.

 

Öte yandan çalışma yaşamının demokratikleşmesi ve sosyal devlet uygulamalarına paralel olarak, özel kesim işçileri de iş güvencesinden yararlanmaya ve başlangıçta memurların ayrıcalığı gibi kabul edilen emeklilikte gelir güvencesi vb. sosyal kazanımlara sahip olmaya başladılar. Böylece memurların statü hukuku ile işçilerin sözleşme hukukunun geleneksel ayrılığı ortadan kalkmaya başladı.

 

Türkiye'de yavaş bir gelişme süreci göstermekle birlikte, toplumsal gelişmelerin baskısıyla bu doğrultuda  bir yakınlaşmaya gidilmesi kaçınılmaz olmaya başladı. İşçi statüsünde çalışanların iş güvencesine kavuşmaları süreci ve memurların sendikal hak ve özgürlüklere kavuşma süreci, bu iki farklı çalışma rejiminin yakınlaşmasının köşe taşları olarak şekillendi.

 

 

Ancak memur ve işçi statülerindeki kamu çalışanlarının en yüksek ortak payda da yakınlaşmaları şeklinde niteleyebileceğimiz ve kamu personel rejimi reformunun temeli olması gereken bu gelişimin karşısına, memur ve işçi statüsündeki kamu çalışanlarının en düşük ortak payda da yakınlaştırılmaları diye niteleyebileceğimiz bir başka olgu da 1980 sonrası yeni liberal yapılanmanın bir özelliği olarak  belirmiştir.

 

Ekonomilerini yeni liberal doğrultuda yapılandırılmaları süreci içerisinde, Türkiye'de ve dünyanın bir çok ülkesinde kamu kesimindeki iş güvencesini zayıflatmaya ve çalışma ilişkilerini esnekleştirmeye yönelik kayda değer girişimler olmuştur.

 

Özel ve kamu kesimi çalışanlarının, iş güvencesi, sosyal haklar ve sendikal hak ve özgürlükler açısından en yüksek ortak paydada benzeşmesi eğilimi, yeni liberal politikaların egemen olduğu son dönemlerde yerini, kamu çalışanlarının iş güvencesi ve düzenli çalışma ilişkileri açısından özel kesimle en düşük ortak paydada benzeştirilmesi eğilimine bırakmıştır.

 

Bu olgu yalnızca gelişmekte olan ülkelerle sınırlı olmayan, Avrupa'nın sosyal niteliği ağır basan devletlerinde de yaygın bir biçimde gözlemlenen bir olgudur.

 

İş yasasına ilişkin tartışmalarda olduğu gibi kamu personel rejimine ilişkin tartışmalarda da AB ülkelerindeki uygulamalara, Türkiye için örnek alınması gereken uygulamalarmış gibi atıfta bulunulması sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.

 

Avrupa Birliği'ne aday olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde kamu yönetimi ve kamu personeli reformu AB tarafından biçimlendirilmektedir.

 

Avrupa Birliği ülkelerinin genelinde görülen eğilim, kamu istihdamı sistemlerini giderek birbirlerine daha çok benzemeleridir. Ancak bu benzeşme ekonomilerin Avrupalılaşması ve uluslar arası süreci içerisinde olmuştur ve birlik daha önceki genişleme süreçlerinde birliğe girecek ülkelere bir kamu yönetimi ve kamu personel rejimi modeli empoze etmemiştir.

 

Kamu personeli açısından AB öncelikleri, performansa dayalı ödeme, profesyonelliğe verilen önemin artması, kamu hizmetlerinde müşteri satıcı anlayışının yerleşmesi, rekabet ve diğer Pazar ekonomisi unsurlarının getirilmesi, kamu çalışanlarının sayısının azaltılması gibi sonuçlar getirmektedir.

 

Bu gelişmeler Türkiye açısından örnek alınacak  gelişmeler olarak kabul edilmemelidir. Türkiye'de yıllardır tartışılan işçi memur ayırımı ve yapılması sürekli gündemde olan personel reformunun sağlıklı bir sonuca ulaşması için, sözleşme hukuku içinde çalışan işçilerin sosyal güvencelere  ve iş güvencesine sahip olmaları gerektiği anlayışıyla, statü hukuku içinde çalışan memurların "hizmetkar" değil çalışan olarak gerçek sendikal hak ve özgürlüklere sahip olmaları anlayışının birlikte yerleşmesi sağlanmalıdır.

 

Ancak kamu yönetimi reformu kapsamında öngörülen yeni kamu personel rejimi, çalışanların hak ve özgürlükler açısından  en yüksek ortak paydada eşitlenmesini değil, tam tersine memurların istihdam güvencesinin ve sosyal kazanımlarının zayıflatıldığı, işçilerin ise esnek çalışma biçimleri içinde sendikasızlaştığı en düşük ortak paydada eşitlenmesini öngörmektedir.

 

Önerilen yeni sistemde "devlette asli ve sürekli görevler belirlenecek ve bu kamu görevi yürütenlerin dışındakiler iş kanununa göre çalıştırılacak, asli ve sürekli görevlerde çalışanlar tüm kamu çalışanlarının belli bir oranını geçemeyecektir". Mevcut "kadro karşılığı sözleşmeli personel uygulaması" ise kaldırılacaktır. Kadro karşılığı sözleşmeli personel uygulaması kaldırılırken bu kişilerin ekonomik hak kaybına nasıl uğratılmayacakları belirsizdir.

 

Kamu Yönetimi Temel Kanununun 46. maddesinin gerekçesinde sözleşmeli personel uygulamasının yaygınlaştırılacağı ifade edilmektedir. Burada "sözleşmeli personel" ile neyin kastedildiği açık değildir. Sözleşmeli personel istihdamı, Türk kamu personel rejiminde memurlar gibi statü hukukuna tabi, ancak memur ve diğer kamu görevlilerinin dışında işçi sayılmayan kendine özgü bir çalışma biçimidir. Sözleşmeli personel ile memur arasındaki esnek istihdamın bir aracı olarak kullanılması olanağı kısıtlanmıştır. Anayasa değişikliği yapılmadan sözleşmeli personelin statü hukukunun yasal güvencelerinden tümüyle yoksun bırakılması mümkün olamamaktadır. Mevcut haliyle sözleşmeli personel rejimi kamu personel rejiminin temel istihdam biçimi olmaya aday gözükmemektedir. Öte yandan İş Kanunu'na göre çalışan işçilerin istihdamına da hukuksal yazında "sözleşme rejimine tabi istihdam" adı verilir. "Sözleşmeli" statüye geçiş ile kastedilenin işçi statüsüne geçiştir. Kamu personel rejiminde nihai istihdamın, minimal devletin minimal asli görevlerini yürütecek minimal bir memur kadrosu ile, diğer hizmetleri yürütecek, çağrı üzerine çalışma dahil esnek çalışma biçimlerinde istihdam edilebilen, 4857 sayılı yasaya tabi işçi statüsünde personelden oluşacağı anlaşılmaktadır.

 

Bu "ideal yapının birden kurulması mümkün olmayacaktır. Anayasa değişikliği ile birlikte memurluğa benzeyen mevcut sözleşmeli personel rejiminin esnekleşmesi ve "sözleşme rejimi"ne yakınlaştırılması düşünülen bir yol olabilir. 46. madde gerekçesinde "devlet memurluğunun ömür boyu istihdam sağlaması" eleştirilirken, çare olarak sözleşmeli personel uygulamasının ve kısmi istihdamın yaygınlaştırılması önerilmektedir. Bu kamu kesimi işçilerinin karşılaştığı esnekleşmenin, esnekleştirilmiş bir sözleşmeli personel uygulaması ile memurlara da taşınacağının ifadesidir.

 

Yerel yönetimlere devredilen işçilerin ise yeni iş yasası ile daha da esnekleştirilen bir işçi istihdamı içinde (geçici, mevsimlik, kısmi, gündelikçi, çağrı üzerine, kiralık vb.) değerlendirilecekleri düşünülebilir.

 

Yeni İş Yasası, esnek çalışma biçimlerinin yanı sıra ortalama iş süresi ve telafi edici çalışmaya ilişkin hükümleri ile de çalışma sürelerini esnekleştirmektedir. Yerel yönetimlere devredildikten sonra karşılarında farklı illerde farklı il özel idareleri ve belediyeleri işveren olarak bulacak olan kamu kesimi işçileri, sendikal yapılarını korumakta ciddi zorluklarla karşılaşacakları gibi, her yerel yönetimin kendi bütçe kısıtı ve kendi  personel politikası ile biçimlenen esnek çalışma ve esnek ücret uygulamaları ve kazanılmış haklarında önemli gerilemelerle karşılaşacaklardır.

 

Bugün bazı yerel yönetimlerde işçiler gibi memurlar da aylarca ücret alamamaktadır. Merkezi yönetimin görevlerinin yerel yönetimlere devrine eşlik edecek olan kaynak devri, merkezi yönetimdeki yüksek borç faiz ve ana para ödemelerine bağlı kaynak sorununun yerel yönetimlere devretmek anlamına gelmektedir. Bu açıdan il özel idareleri ve belediyelere devredilecek olan bir milyonun üstündeki kamu çalışanı, kaynak sorunu ile birlikte devredilecekler ve ücret ve maaşını alamayan kamu çalışan sayısı, azalmak yerine artacaktır.

 

Kaynak  sorunu, işten çıkarmalar, ücretlerde ve çalışma koşullarında gerileme ile  esnekleşme yönünde ağır bir baskı oluşturulmasının da zeminini hazırlayacağı gibi kamu personel rejiminin bütünlüğünü parçalayacak bir uygulama olacaktır.

 

46. maddedeki "Hükümetin görevi sona erdiğinde müsteşarlar ile başkanlık ve genel müdürlük şeklinde kurulan bağlı ve ilgili kuruluşlarda başkan veya genel müdürlerin görevi kendiliğinden sona ermiş sayılır" hükmü, üst düzey yöneticileri için liyakat ilkesini tümüyle ortadan kaldıran ve siyasal kayırmacılığı yasallaştıran bir özellik arz etmektedir. Bu uygulama, üst düzey yöneticilerin Devlet Memuru olmak yerine Hükümet Memuru olma dönemini başlatacaktır. Özellikle Türkiye'de son on yılda hükümetlerin iktidarda sürelerinin ne kadar kısa olduğu göz önüne alındığında bu siyasal kayırmacılığın yaratacağı kargaşanın boyutları daha da iyi anlaşılacaktır. Aynı siyasal kayırmacılık özellikle yerel yönetimlerde birer yıllık sözleşmelerle istihdam edilecek sözleşmeli personel için de geçerli olacaktır.

 

Sözleşmelilik, esnekleşme ve kayırmacığın bütünleyicisi sendikasızlaşmadır.

 

Türkiye'de memurların görevlerini yerine getirme sürecinde devletle olan ilişkileri farklı temel yasalarla düzenlenmiş bulunmaktadır.

 

657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, 926 sayılı Türk Silahlı kuvvetleri Personel Kanunu, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu, 2914 sayılı Yüksek Öğretim Personel Kanunu, 399 sayılı sözleşmeli personele ilişkin Kanun Hükmündeki Kararname  bu temel yasal düzenlemeleri oluşturmaktadır.

 

KYTK'nda ücretlere ilişkin temel öneri, performans ücretine geçilmesi olarak ifade edilmiştir.

 

Halen kamu kesiminde performansa dayalı ücret uygulaması 399 sayılı KHK'ye tabi olarak çalışan sözleşmeli personele uygulanmaktadır. Yöneticiler tarafından yapılan performans değerlendirmesi sonucunda alınan puanlara göre kişilerin ücretleri % 2-8 civarında artabilmektedir. Yeterli puanları alamayanlara bu artış verilmemektedir. Eleman Temininde Güçlük Çekilen yerlerde Sözleşmeli Sağlık Personeli Çalıştırılmasına ilişkin 4924 sayılı kanunda performans ücretinin "il merkezinde oluşturulacak komisyon ile sicil ve disiplin amirleri tarafından yapılacak başarı değerlendirmesi sonucunda emsallarine göre başarılı görev yaptıkları tespit edilen sözleşmeli personele bir aylık ücreti tutarında ve bir mali yılda iki defayı geçmemek üzere ödül verilebilir" denmektedir.  Başarı değerlendirmesinin görevin verimli ve etkin yürütülmesi, yaratıcılık,girişimcilik, çalışma disiplini, görevin yürütülmesinde gösterilen gayret ve başarı ile sağlık hizmetlerinden yararlananların memnuniyetinin dikkate alınarak tespit edilmesi öngörülmüştür.

 

Temel ücret ve kıdem ücretine ilaveten alınan başarı ücreti, temel ücrete ilişkin sorunları çözmenin bir aracı olmadığı gibi eşit değerdeki işe eşit ücret sağlamak için de çözüm yolu değildir. İl Özel idareleri ve yerel yönetimlerde geniş çalışan kesimler için başarı değerlendirmesinin yapılmasında subjektif unsurların ve kayırmacılığın ön plana geçmesi beklenen bir gelişmedir. Türkiye'de özel sektörde bile performansa dayalı ücret yaygın olmayıp kısmen yöneticiler için kullanılmaktadır.

 

Kamu hizmetlerinde hizmet kalitesini ve verimliliği artırmada, ücret ve maaşlara ilişkin sorunların çözümünü sağlamada temel yaklaşım, performansa dayalı ücret değil, kamu çalışanlarının vasıflarının yükseltilmesi, sendikal haklarının tanınması ve tüm kamu çalışanlarının vasıf ve kıdemlerine uygun, eşit değerdeki işe eşit ücreti temel alan, aileleri ile birlikte insanca yaşamalarına imkan verecek düzeyde ücret almalarının sağlanması olmalıdır.

 

Kamu yönetiminin yeniden yapılandırılması kapsamında önerilen yeni kamu personel rejimi,kamu istihdamı sorunlarının (kadro sayısının belirlenmesi, farklı istihdam şekilleri, sınıflandırma, kariyer ve liyakat, ücret rejimi, sendikal, siyasal haklar, emeklilik, hizmet içi eğitim, siyasilerin kamu personeli üzerindeki etkileri, kayırmacılık) çözümüne yönelik bütüncül bir yaklaşım geliştirmemekte, kamu personeli sayısının azaltılması, sözleşme rejimine geçiş ve esnekleşmeyi (ücret esnekliği dahil) yeni personel politikasının temeli yapmaktadır.

 

Bu politikanın, yerelleşme süreci içerisinde yerel yönetimler eliyle uygulanması öngörülmektedir. Kamu yönetimindeki yeniden yapılanmanın, idari merkeziyetçiğilin yerine yerelleşmeyi geçiren, hiyerarşi ve idari vesayet ilkesini kaldıran, yetki genişliği yerine yetki devrini getiren, üniter devlet modelinin dayandığı idarenin bütünlüğü ilkesini geçersiz kılan niteliği, yerel yönetimlerin personel rejimini de doğrudan etkileyecektir. Kanun tasarısında, yerel düzeyde ilin ve belediyenin ihtiyaçlarına  ve bütçe imkanlarına göre bir teşkilat ve personel yapısına, belediye meclisleri ve il özel idaresi meclislerinin kendilerinin karar vereceği ifade edilmektedir. Her yerel yönetimin kendi personel rejimini geliştirmesi, yerel yönetimlerin her statüden personelinin sayı, nitelik, ücret, işe alınma ve çalışma koşullarının belirlenmesinin, belediye meclislerine ve il özel idaresi meclislerine devredilmesi, israf ve kayırmacılığı artıracağı gibi ulusal kaynaşma ve sosyal bütünlük üzerinde son derece olumsuz etkiler yapacaktır. Bölge yerel yönetimleri gibi düşünülen İl Özel İdarelerine ilişkin kanun Taslağında, il özel idarelerinin başında atama ile gelmiş bir yönetici olmayacağı belirtildiği  için, bu durumun eğitim, sağlık vb. gibi kamu çalışanlarının yoğunlaştığı temel hizmetlerde de bu idarelerin sorumluluğu da olacaktır. Bu da parçalanmış bir "kamu personel rejimi" anlamına gelir.

 

 

 

 

Sonuç olarak bu tasarının kanunlaşması durumunda;

 

  • Ulus Devlet yapısı önemli ölçüde tartışılır hale gelecektir.

 

  • Federal bir yapının temel taşları olacaktır.

 

  • Geleneksel devlet anlayışımız ortadan kalkacaktır.

 

  • Yönetim biliminin evrensel ilkelerine ters düşmektedir.

 

  • Kamu hizmeti, kamu yararı, kavramının özüne aykırıdır.

 

  • Sosyal devlet ilkesini büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır.

 

  • Bakanlıkların taşra teşkilatları kaldırılarak, hizmet, koordinasyon ve denetim görevleri yok edilmektedir.

 

  • Halk denetçisi kavramıyla yeni bir kavram ve uygulama karmaşası ortaya çıkacaktır. Ücretini ve kadrosunu yerel yönetimlerden alan bir denetçinin tarafsız olması mümkün değildir. Herhangi bir kişinin yargı yetkisi benzeri bir yetkiyle donatılması, Anayasamızın yargıyla ilgili düzenlemelerine ters düşmektedir.

 

  • İdarenin bütünlüğü ilkesine aykırıdır.

 

  • Yerel yönetimlerin bu kadar hizmeti gördürmesi ve bunlara kaynak ayırması mümkün değildir.

 

  • Milli Eğitimin birliği "Tevhid-i Tedrisat" ortadan kalkacaktır.

 

  • Kamu hizmetlerinin özel sektöre devredilmesi, hizmetlerin ticari bir zihniyetle yapılmasını doğuracaktır.

 

  • Özel sektöre devredilen hizmetler için, özel sektöre aktarılacak kaynağın akıbeti takip edilemeyecek, belki devletin parasıyla, devletin parçalanması ihtimali ortaya çıkacaktır.

 

  • Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi ile, kusurlu durumlarda sorumlu bulunamayacak, mağdurlar hakkını arayamayacaktır.

 

  • Kamu hizmetlerinde ulusal politika ve hedeflerden söz edilemeyecek, mahalli stratejiler konuşulacaktır. Bunun sonucunda kamu hizmeti standardı ve önceliği ortadan kalkacaktır.

 

  • Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, tüm dünya ülkelerinin 1978'de imzaladığı uluslar arası temel sağlık hizmetleri bildirgesine ve anlayışına aykırıdır.

 

  • Bölgeler arası sağlık hizmetleri arasındaki farklılıklar artacaktır. Yaşanılan bölgedeki mahalli idarenin gücü nispetinde hizmet alınabilecektir.

 

  • Kamu hizmetlerinde koordinasyon sağlanamayacaktır.

 

  • Kamu hizmetleri daha pahalı bir hale gelecektir.

 

  • Kamu hizmeti ve kamu yararı kavramları ortadan kalkacak, hizmetlerde yalnızca kar amacı güdülecektir.

 

  • Kalifiye personel temininde bazı bölgelerde sorunlar yaşanırken, bazı bölgelerde personel fazlalığı yaşanacaktır.

 

  • Kamu personeli ve memur sayısı azalacaktır.

 

  • İş güvencesi olmaksızın çalışan personel sayısının artması, hayatlarını ve geleceklerini garanti altına almak isteyen kimselerin daha fazla para kazanabilmek için yolsuzluğa imkan sağlaması sonucunu doğuracaktır.

 

  • Toplu sözleşmenin önemi, etkisi ve gerekliliği tamamen gözardı edilerek adeta sendikalar yok sayılmakta ve performansa dayalı bir ücret sistemi getirilmektedir.

 

  • Liyakat ilkesi, kamu personel rejiminde ortadan kaldırılmaktadır.

 

  • Üst düzey bürokratların görev süreleri, hükümetin görev süreleri ile sınırlandırılarak, devlet politikalarının ve kamu hizmetlerinin devamlılığı ilkesi yok edilecektir. Devlet memuru yerine hükümet memuru dönemi başlayacaktır.

 

  • Özel sektöre devredilen hizmetlerde, hizmetlerin devamlılığı ve takibi imkanı kalmamaktadır.