MİSYONERLİK PDF Yazdır E-posta
Cuma, 15 Mayıs 2009 15:33

Misyonerlik

 

SUNUŞ:

Ülkemiz ve milletimiz tarih boyunca ekonomik-sosyal ve kültürel saldırıya maruz kalmıştır. Günümüzde de bu hususlar devam etmektedir. Haçlı zihniyeti Türk milletinin Anadolu topraklarında yerleşmesini asla içine sindirememiş, yüzyıllar süren haçlı seferleri düzenleyerek şehit kanları ile sulanarak vatan olan bu topraklardan çıkartmak istemiştir. Bunu başaramayınca dün olduğu gibi bugünde emellerini gerçekleştirebilmek için yeni stratejiler geliştirmişlerdir. Bu stratejilerden biriside misyonerlik faaliyetleridir.

Milletimizin yaşadığı büyük deprem afatı sonrası karşılaşılan sıkıntılar ve ekonomik krizler sebebiyle insanlarımızın mağduriyetini fırsat bilen bu zihniyet insani yardım görüntüsünde Misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuştur. Özellikle mağdur ve genç insanlarımızı hedef alan bu çalışmalar Milletimizin ve Devletimizin geleceğini tehdit eden boyuta ulaşmıştır.

Bu kitapçığı hazırlamamızdaki amaç; Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne zarar verici hususlara dikkat çekmektir. Zira, Türkiye Kamu-Sen yola çıkarken salt ücret sendikacılığı yapmayacağını, ülke sendikacılığı yapacağını ilan etmiştir. Türkiyemizi ilgilendiren her konuda Milli duruşuna dün olduğu gibi bundan sonra da devam edecektir.

Bu kitapçık daha önce Türk Diyanet Vakıf-Sen Genel Merkezince; Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dinler Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erdem'e hazırlattırılarak 40.000 adet bastırılmış, Türkiye genelinde üyelerimize dağıtılmış ve başta Antalya, Kocaeli, Sakarya, İzmir, Trabzon, Mersin illeri olmak üzere 8 yerde konferans düzenlenerek vatandaşlarımız bilgilendirilmiştir. Böyle önemli bir konuyu Ülkemizin gündemine taşıyan Türk Diyanet Vakıf-Sen Genel Başkanı, Yönetim Kurulu Üyeleri ve Prof. Dr. Mustafa ERDEM'e ayrıca teşekkür ederim.

Üyelerimize sunulan bu çalışmanın, Milli ve Manevi bütünlüğümüze katkı sağlayacağını ümit eder sevgi ve saygılarımı sunarım.

                                                                                               Bircan AKYILDIZ 

                                                                                                      Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı

MİSYONERLİK

 

Ülkemiz, 21. asrın ya da üçüncü bin yılın başlarında çeşitli ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve dini sorunlarla karşı karşıya hatta iç içe bulunmaktadır. Bütün bu sorunlar biri diğerinin sebebi olmakta ya da biri diğerini tetiklemektedir.

Hastalıklı bir beden nasıl ki mikroplarla mücadelede başarısız olursa, toplumlar da onun varlık sebebi olan değerlerin zayıflaması sonucu dayanma gücünü kaybederler. Milletler arası yarışta öne çıkmak isteyen toplumlar, rakip olarak gördükleri toplumları çökertebilmek için çeşitli araçları kullanarak, onlarda bir değerler erozyonu meydana getirirler ve çoğunlukla dıştan müdahalelerin zor ve pahalı olduğu düşünülerek daha kolay ve ucuz olması sebebiyle içten çökertme yöntemi uygulanmakta ve bundan da önemli ölçüde verim alınmaktadır.

Soğuk savaş dönemlerinde, toplumların rehavete düşmeleri ve bazı direnç noktalarının kırılması, dış güçlerin başarısını artırmaktadır. Zira geleceğe ait hesapları ve projeleri olmayan toplumlar, bu tür soğuk savaş dönemlerinde hazırlıksız yakalanmakta ve çoğunlukla da sıcak savaş şartlarından daha büyük bedeller ödemektedirler.

Toplumsal direnci zayıflatan, değerler erozyonunu hızlandıran etkenlerin başında lüks, moda, içki ve uyuşturucu bağımlılığı, ahlaki ve dini çöküntüler gelmektedir. Bu yüzden toplumlar gelecek konusunda kendilerini güvende hissedebilmeleri için kimliğini oluşturan değerleri koruma konusunda duyarlı ve dikkatli olmak zorundadır.

Milli değerler tarih süzgecinden geçerek, örf adet ve geleneklerle bütünleşerek, her çağ ve coğrafyada milleti ayakta tutarlar. Bir ırmağın sürüklediği kum tanecikleri gibi biri birilerini törpülerler ve belli bir uyum sağlayarak ortak kaderi paylaşırlar. Bir arada olmaları onları güven içinde mutlu kılar. Bu insicam her zaman dış etkenlerin müdaheleleriyle bozulmaya açıktır ve her zaman da böyle bozulmuşlardır. İşte toplumlar belli ülkü ve değerler etrafında mutlu bir varlık sürerek güçlerini korurlarken başkaları bu mutluluğu kendileri için bir dezavantaj olarak görerek bozmaya yeltenebilirler.

İşte toplumsal bütünlüğü tehdit eden ve onu tehlikeye sokan unsurlardan biri de misyonerliktir.

Misyonerlik, bir dinin insanlara tebliğini görev kabul etmiş olan insanların yani misyonerlerin yaptığı iştir. Tarihi süreçte Hıristiyanlıkla özdeşleşmiştir ve misyonerler onun sembolü haline gelmiştir. Değişik bir ifade ile "misyonerlik" denince Hıristiyanlık, Hıristiyanlık denildiğinde de misyonerlik akla gelmektedir.

Her ne kadar misyonerlik belli bir dini diğer bir din mensubuna tebliğ gibi anlaşılsa da bu, bir dinin masumane tebliğinden farklı bir şeydir. En azından bu faaliyetlerin tarihi geçmişi bu görüntüyü vermiştir. Zira misyonerlikte en azından iyi niyet ve masumiyet bulunmamaktadır. İnsanların inanma duyguları istismar edilmekte, zaaf ve beklentilerinden yararlanılmakta ve bu süreçte bazı empozeler yapılmaktadır. Hatta buna dayalı olarak imkanlar ölçüsünde karşı inanç ve düşünceleri karalama, tahrif ve aşağılama vardır.

Hıristiyanlıkta misyonerlik faaliyetlerinin kaynağı olarak kabul edilen Matta İncili 4. Bap 19. cümlesinde yer alan ve Hz. İsa'nın Petrus ve Andreas'a söylediği ifade edilen şu söz misyonerliğin iç dinamikleri bakımından bazı ipuçları vermektedir.

"İsa onlara dedi; Ardımca gelin, sizi insan avcıları yapacağım".

Bu cümle, Hz. İsa'ya inananların kendi inanç değerlerini insanları avlamada bir yöntem olarak kullanabilecekleri iznini vermekte ve yıllarca bu yöntem sayesinde insanlar içine düştükleri, sosyal, kültürel ve ekonomik şartların zorlaması sonucu Hıristiyan misyonerler tarafından avlanmaktadırlar. Aynı şekilde Matta İncili'nin 28. Bap 18-20. cümleleri, misyonerliğin bir emir gibi anlaşılmasına ve her türlü yolun meşrulaştırılmasına sebep olarak kabul edilmiştir.

"İsa yanlarına geldi ve onlara söyleyip dedi: Gökte ve yerde bütün hakimiyet bana verildi. İmdi siz gidip bütün milletleri şakirt edin, onları Baba ve Oğul ve Kutsal Ruh ismiyle vaftiz eyleyin. Size emrettiğim her şeyi tutmalarını onlara öğretin ve işte ben bütün günler, dünyanın sonuna kadar sizinle beraberim."

Her iki cümle her ne kadar Matta İncili'nde yer alsa bile bunların Hz. İsa'ya aidiyeti, incillerin bütünü üzerindeki genel İslami kanı çerçevesinde tartışılabilir. Ancak tarihin bütün dönemlerinde  bu söz Hıristiyan misyonerliğin özünü oluşturmuş ve Hıristiyan misyonerlere hareket imkanı sağlamıştır.

Hıristiyanlık üzerinde büyük bir etkisi olan Pavlus'un yazdıkları Hıristiyan Kutsal Kitabında yer almış ve kendisi Hıristiyanlığı yaymayı görev edinenlere en önemli örnek olmuştur. Hıristiyan misyonerler çeşitli yönlerden onu taklit etmiş ve sözlerini kutsal vahiy metni olarak uygulamaya özen göstermişlerdir. İşte Pavlus'un Korintoslulara yazdığı mektup misyonerlere örnek teşkil eden ve misyonerliğin iç yüzünü bütün açıklığıyla ortaya koyan cümlelerinden bazıları:

"İmdi benim ücretim nedir? İncil'de olan salahiyetim ifratla istimal etmemek için, İncili vazederken, İncili meccanen arz etmektir. Çünkü herkesten azatken, daha çok adam kazanayım diye, kendimi herkese kul ettim. Ve Yahudileri kazanayım diye Yahudilere Yahudi gibi davrandım; kendim şeriat altında olmadığım halde, şeriat altında olanları kazanayım diye şeriat altında olanlara şeriat altında gibi davrandım; Allah'a karşı şeriati olmayanlardan değil, ancak Mesih'in şeriati altında olarak şeriati olmayanlara şeriati olmayan gibi davrandım. Zayıfları kazanayım diye zayıflara zayıf oldum; her suretle bazılarını kurtarayım diye zayıflara herkese her şey oldum. Ve hepsini incil için yapıyorum, ta ki onda hissedar olayım." (I. Korintoslulara, 9/18-23).

Bu cümlelerden etkilenen Hıristiyan misyonerleri, Hristiyanlığı yaymak için her yola başvurmuşlar,her fırsatı değerlendirmişlerdir. İşin en ilginç olan yanı ise bunu din adına yapmışlardır.

 

Misyonerlerin Uyguladığı Metotlar

Misyonerler sadece din adamları değildir. Ya da her din adamı misyoner değildir. Misyonerler içinde bulundukları zaman ve şartlara göre, gidecekleri yer ve insanların özelliklerine uygun olarak yetiştirilirler. Bu nedenle her misyonerde bulunması gereken bazı özelliklerin olması istenir. Onlar misyonerlik yapacakları toplumun dinini, kültürünü, sosyal ve eknomik şartlarını çok iyi bilir ve ona göre yetişirler. Her ülkenin şartlarına göre bir program uygular ve faaliyet yürütürler. Bunlar bazı özellikleri yönüyle ortak nitelikler taşırken bazende tamamen farklı karakter ortaya koyabilirler.

Hıristiyanlık tarihine genel olarak baktığımızda Hıristiyanların Müslümanlara ilişkilerinin başlangıçta çok olumlu seyrettiğini, bazı Hıristiyan yönetici ve din adamlarının Müslümanlara çok yakın ilgi gösterdiğini, Kur'an'ın da bu husustan övgüyle bahsettiğini yakinen görmekteyiz. Ancak Müslümanların çok kısa sürede güçlenmeleri ve Hıristiyanlığın etkili oduğu bölgelere yayılmaları, İslam'a ve Müslümanlara yönelik bu sıcak hava ve dostane ilişkilerin devamına imkan vermemiştir. Hıristiyanlar son derece katı ve tahripkar bir tutum içerisine girmişler ve her fırsatta islam'ı kötülemeye gayret etmişlerdir. Hıristiyanlar İslam'ın iki ana unsuru olan Kitap ve Sünneti ve bunların insanlığa ulaştırıcısı durumundaki Hz. peygamberin imajını tahrip etmeye yönelmişler, bu çerçevede akla hayale gelmedik iftira ve yalanlara başlamışlardır.

Başlangıçta, İslam, Hıristiyanılğın sapık bir versiyonu yada mezhebi olarak yorumlanmıştır. Bu yorumun tutmaması bazı Hıristiyan din adamlarının İslam'ı tamamen reddetmesine sebebiyet vermiştir. Bazı din adamları, Hz. Muhammed'in sapık bir din adamı olan Rahip Bahira tarafından yetiştirildiğini, Kur'an'ın Hz. Peygamber'in bizzat kendisi tarafından yazılan bir kitap olduğunu ve hiçbir zaman ona Allah tarafından bir vahiy gönderilmediğini iddia etmişlerdir. hatta onların isnat ve iftiraları, Hz. Muhammed'in kişiliğini kötü gösterme noktasına kadar varmıştır. Onu hiçbir zaman bir peygamber olarak kabul etmemişlerdir.

Hıristiyanlar ortaya attıkları iftira ve yalanlarla gerek Kur'an gerekse Hz. Muhammed konusunda emellerine ulaşamayınca kaba kuvvete başvurmuşlar, yıllarca süren ve insanlık tarihine kara bir ilke olarak düşen Haçlı Savaşlarıyla binlerce insana zulmetmişler ve binlercesinin de ölümüne sebep olmuşlardır. Kudüs'ün Müslümanların elinden alınması ve Müslümanları oralardan atılması için tam sekiz Haçlı seferi düzenlenmiştir. İlk defa Kudüs Hıristiyanların eline geçtiği zaman, oradaki bütün Müslümanlar öldürülmüştür. Haçlılar bu dönemde insanlık adına en büyük ayıbı işlemişler, Kudüs'teki Yahudilerle birlikte İstanbul'daki diğer Hıristiyan mezhebinden olanlara zulmetmişlerdir. Bu savaşlar, Hıristiyanların Müslümanlara karşı hangi duygular içinde olduklarını, ellerine fırsat geçtiği zaman neler yapabileceklerini gösterme bakımından oldukça önemli tarihi vesikalardır.

Haçlı seferleri ve savaş yoluyla Müslümanların Hıristiyanlaştırılamayacağını anlayan Aziz Francis Assisi (1182-1226) ilk misyoner teşkilatı da denilebilecek olan Fransiskenliği kurmuştur. O, Haçlı seferlerine karşı çıkarak Hıristiyan inancının sevgi yoluyla Müslümanlara telkin edilmesini savunmuştur.

Orta Çağ boyunca Hıristiyan dünyası savaş yoluyla elde edemeyeceği yayılmacılığı misyoner faaliyetleri ile kazanma çabası içerisine girmiştir. Fransiskenleri Dominikenler, onları da Cizvitler takip etmiştir. Böylece Hıristiyan Katolik dünyası, emre itaat duygusuyla yetişen, bekarlığı dini bir gereklilik ve Pavlus'un sünneti olarak kabul eden, dünya malına iltifat etmeden göreve hazır olan misyonerleri ile dünyanın çeşitli yörelerine Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır.

Misyonerlerin yayılmacı politikasında, İsa ve İncil merkezi rol oynamakta ve Hırisityanlık "kurtuluş" için yegane seçenek olarak gösterilmekte, bunun için de "vaftiz" önerilmektedir. Her toplum ve coğrafyaya uygun metotlar üreten misyonerlerin ortak prensibi karşı taraftaki insanların her türlü zaafından yararlanmaktadır. Bu konuda başarı elde edebilmek için öncelikle karşı toplumda, örf adet ve geleneklerde, daha genel bir ifade ile kültür ve dini değerlerde bir tahrip ve kişide bu değerlere karşı bir ilgisizlik meydana getirilir. Kişi çevresinden kopartılarak boşluğa düşürülür ve sonuçta bir kimlik arayışına zorlanır. Bu çerçevede misyonerler, çeşitli problemlerle başı dertte olan, dini ve milli değerler konusunda yeterli donanıma sahip olmayan kimseleri hedef olarak belirler ve onların beklentilerini karşılamaya çalışırlar.

Misyonerlerin kendi ifadelerinden anlaşıldığına göre, misyonerliği üç aşamada ele almak gerekmektedir.

1.- Misyonerliğin birinci amacı Hıristiyanlığı yaymak yani Hz. İsa'ya imanı gerçekleştirmek.

2.- Hedeflenen ülkelerde kiliseleri dikme sürecinde ve diktikten sonra, kiliseleri yaşatarak elemanları çoğaltmak. Bunun için o ülkenin aydınlarının eserlerine ve kültürlerine Hıristiyanlık unsurlarını sokmak.

3.- Gelişmiş olan Batı medeniyetini Hıristiyanlıkla aynı göstermek.

Bununla birlikte, bu konularda son dönemlerde özellikle kültüre yönelik planlar, vaftiz konusundaki esnek tavırlar ve kilisenin tanımı konusundaki yeni yaklaşımlar bağlamında bazı değişimlerin yaşandığı da dikkat çekmektedir. Bunlara ilaveten, daha önceden gelişmiş Batı medeniyetini Hıristiyanlıkla aynı gösterme tavrında da bazı değişiklikler olmuş, Batı dünyasında yaşanan olumsuzlukların Hıristiyanlıkla ilişkisi bulunmadığını vurgulayan yaklaşımlar sergilenir olmuştur. Bu yeni tavır özellikle dinler arası diyalog faaliyetlerinde gündeme getirilmektedir.

Bu ve benzeri konularda amaçlarına ulaşmak için sabırsızlanan misyonerler, vaftiz yoluyla kesin Hıristiyanlaştırmadan önce kültürel etkileşimi ve kültürel faaliyetleri amaçları için en uygun ortam olarak görmekte ve kullanmaktadırlar. Nitekim Rahip Samuel Zwemer'in misyonerler için yaptığı şu uyarı çok anlamlı olsa gerektir:

"Müslümanları vaftiz etmek için boş yere çabalayıp durmayalım.Başka yollar, başka çareler deneyelim. İslam memleketlerinde girişeceğimiz faaliyetlerde onlara, Hıristiyan adetlerini, Hıristiyan bayramlarını, Hıristiyan kültürünü, Hıristiyan ahlakını aşılayalım..."

Uzun bir tarihe ve tecrübe birikimine sahip olan misyoner teşkilatları, bulundukları yerlerin durumuna göre açık ve gizli çalışma metotları geliştirmişlerdir. Açıktan yaptıkları faaliyetlerde, doğrudan doğruya Hıristiyanlık propagandası yaparlar. Burada Hıristiyanlığı haklı ve üstün göstererek, karşı tarafın eksik ve yanlışları üzerinde dururlar. İslam ülkelerinde müsteşriklerin de desteğini alan misyonerler, İslamın Hıristiyanlığın bozulmuş şekli olduğunu ve esaslarının çoğunu Hıristiyanlıktan aldığını özellikle propaganda ederler.

Misyonerler doğrudan dini propaganda yerine insani yardımları ön plana çıkararak, faaliyetlerine farklı bir karakter kazandırırlar. Dolaylı ve gizli yürüttükleri faaliyetlerde, ekonomik imkanlara ilave olarak tıbbi yardımlara ve eğitim faaliyetlerine öncelik verirler. Açıktan faaliyetlerin yararlı olmadığı veya sakıncalar doğurduğu ortamlarda gizli metotlara başvururlar.

Misyonerler, uygulanan her araç ve metottan ayrı ayrı yararlanmış olmalarına rağmen Pavlus'un asırlar önce uyguladığı ve kendinden sonrakilere tavsiye ettiği "sevgi" yi en yararlı ve hedefe ulaşmada en etkili bir metot olarak kabul etmişlerdir. Dolayısıyla onlar, Müslümanları tek etkileyecek şeyin "sevgi, saygı ve samimiyet" olduğunu önemle  vurgulamışlardır. International Missionary Counacil'de sekreterlik görevinde bulunan William Caton "Müslümanlara yaklaşmada dikkatli olmalıyız. Hıristiyanın Müslümana ilk mesajı doktrin değil sevgi olmalıdır" diyerek sevginin önemini vurgulamıştır.

Misyonerlerin karşı toplumlar için kullandıkları ve "sevgi" metodundan yeterince yararlanamadıkları yerlerde devreye soktukları bir diğer etkili metot "nifak" hareketleridir.

Nitekim Londra Misyoner Teşkilatı başkanı: "Biz  İngilizlerin müreffeh ve saadet içinde yaşamamız için Müslümanlar arasına nifak tohumları ekmemiz lazımdır. Onların içinde ihtilaf kıvılcımlarını tutuşturmalıyız. Biz Osmanlı Devleti'nin her tarafına fitne sokarak onu yıkacağız." diyerek bunu açıkca ifade etmiştir.

Misyoner-Casus teşkilatı başkanı, Osmanlı Devletinde faaliyet gösteren Hampher'e "Eğer sen İslam ülkelerinde sünni-şii kavgasını başlatabilirsen, Büyük Britanya'ya en büyük hizmeti yapmış olacaksın" demiştir.

Misyonerler gittikleri ülkelerde inanç ve ahlaki değerleri zayıflatabilmek için müstehcen filmler, içki fuhuş ve uyuşturucudan da yararlanmayı ihmal etmemektedirler. Ayrıca özel okullar, dil kursları gibi gençliği hedef alan örgün ve yaygın eğitim kurumları misyonerliğin en etkili faaliyet alanlarından birini oluşturmaktadır.

Bütün bu metotların başarısını Misyoner Zwemer'in şu sözleri ibretle özetlemektedir: "İslam memleketlerindeki misyoner teşkilatları faaliyetlerinin iki cephesi vardır; yapıcı, yıkıcı veya başka bir tabirle eritici ve yeniden şekil verici. Mesela, Türkiye'deki muazzam değişikliklerin müsebbibi, Batı medeniyetinden ziyade misyonerlerde aranmalıdır. Mısır'da ve bütün İslam aleminde de durum aynen böyledir. Bu memleketlerde Hıristiyanlaşan Müslümanların sayısını öğrenmek için vaftiz istatistiklerine bakmamalıdır. Zira biz şuna eminiz ki günümüzde yüzlerce Müslüman kalplerinden İslam imanını çıkarmışlar ve Hıristiyan dinine gizlice inanmaya başlamışlardır. Onların Müslümanlığı böyledir".

Dünyada yürütülen misyoner faaliyetleri daima ekonomik ve siyasi destekten yararlanmaktadır. Bir başka ifade ile misyonerler Hıristiyan toplumlara ekonomik ve siyasi çıkar sağlamaktadırlar. Misyonerler başlangıçta masum gibi görünen dini duygularla muhataplarıyla ilişkiye girmekte, bunu belli bir ekonomik ve siyasi güçle desteklemektedirler. Daha sonra muhatap kitlelerin Hıristiyanlaştırılması, o yörelerin ekonomik ve siyasi sömürüye hazır hale gelmesine imkan sağlamaktadır. Afrika ve Uzak Doğu bunun en canlı örneklerinin yaşandığı yerlerdir. Aynı şekilde şunu bütün açıklığıyla söylemek mümkündür ki, dünyanın neresinde bir çatışma varsa orada dinin ve dolayısıyla misyonerlerin parmağı bulunmaktadır.

Hangi ad ile tanınırsa tanınsın, hangi mezhebe hangi tarikata mensup olursa olsun misyoner, her halukarda kendini kiliseye adayan adamdır. O, İncil'in bir neferidir. Her an İsa ile Hıristiyanlık uğruna canını veren mistiklerle beraberliğini düşünmektedir. Misyoner bu hedefi için her şeyi yapmayı göze alabilir. Hiç kimsenin çalışmadığı yerlerde çalışabilir. Nitekim misyonerler, anaokulu ve kreşlerde, çocuk yuvalarında eğitimin her kademesinde, hastanelerde, huzurevlerinde ve hatta açık misafirhanelerde hayır hizmeti adı altında görev yaparlar. Dolayısıyla tarihin hiçbir döneminde misyonerlik faliyeti sona ermemiştir.

 

Niçin Türkiye

Son yıllara kadar, uzun tarihi süreçte misyonerlerin en çok emek ve para harcayarak Hıristiyanlaştırmak istedikleri bölgelerin başında Türk dünyası ve Türkiye gelmektedir. Harcadıkları büyük paralar, sarf ettikleri büyük emeklere rağmen bu gayelerine ulaşamayacaklardır. Onları bu başarısızlığa iten ana unsur Türklerin sahip oldukları iman, karakter, seciye, kişilik, örf, adet ve geleneklerdir. Misyonerler çarptıkları bu yalçın kayaları aşmak, karşılaştıkları bu muazzam kalenin surlarında gedikler açmak için yılmadan usanmadan çalışmalarına devam etmektedirler. Bunun belli başlı iki sebebi vardır. Birincisi Türklerin üzerinde yaşadıkları bu topraklar, diğeri ise Türklerin bizatihi kendileridir.

Öncelikle şunu hatırdan uzak tutmamak gerekir ki, Anadolu Hıristiyanlığın ilk yayıldığı yerlerdir. Bugünkü Hıristiyanlığın kurucusu olarak bilinen Pavlus'un hatıralarının saklandığı ve Hıristiyanlar için hac merkezi olarak kabul edilen yerlerdir. Ayrıca burası, yıllarca Hıristiyanların yaşadıkları, tarihi ve kültürel anılarının bulunduğu topraklardır. Belki en az bu tarihi ve kültürel özellikler kadar Türkiye jeopolitik konumu itibariyle de Hıristiyan dünyası için vazgeçilmez bir özelliğe sahiptir. Muhtemelen bu son durum dünya siyaset ve ekonomik dengelerini elinde bulunduran Hıristiyan çevreler için çoğu yapay karakterli Hıristiyanlık hatıralarından daha fazla önem arz etmektedir.

Amerikan "Board" teşkilatı tarafından Osmanlı topraklarına gönderilen Fısk ve Pasion'a 1 Aralık 1883'te verilen talimat mektubunda Anadolu'nun bu özelilğine dikkat çekilmiştir:

"Bir fetih savaşına girmiş askerler olduğunuzu unutmayın ve her ne kadar mücadele manevi alanda, kafanın kafayla, kalbin kalple mücadelesi ise de, sizin silahınız Tanrı'nın inayetiyle güçlendirilmiş bir silah ise de, Napolyon'un askeri girişimlerindeki kadar araştırma, bilgi ve düşünceye ihtiyaç gösterir. Bu mukaddes ve vaad edilmiş topraklar, silahsız bir haçlı seferiyle geri alınacaktır."

Misyoneler açısından 19. yüzyıl Türkiyesi bir "İncil Ülkesi"dir. (Bible Land). Aynı şekilde Türkiye Orta Doğu'nun ekmek sepeti ve Asya'nın anahtarı durumundadır. Gerek yer altı ve yerüstü zenginlikleri gerekse üç tarafının denizlerle çevrili ve üç kıtanın merkezinde bulunması Türkiye'nin önemini artırmaktadır. Bir anlamda Türkiye sahip olduğu jeopolitik ve jeostratejik imkanlar sayesinde dünyadaki ekonomik, siyasi, askeri ve dini merkez durumundadır. Bu özellikleri misyonerler ve onların tetikçisi ekonomik ve siyasi çevrelerin iştahını oldukça artırmaktadır. Ayrıca Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrası ortaya çıkan manzara, oralarda kurulan devletlerin Türkiye ile tarihi ve kültürel bağlarının bulunması ve ekonomik yönden sömürülmeye müsait olarak yorumlanması, Türkiye'nin önemini daha da artırmaktadır.

Türkler misyonerlerin ulaşmayı çok arzuladıkları ama bunu bir türlü istedikleri oranda gerçekleştiremedikleri bir toplumdur. Müslüman olduktan sonra Türklerin İslam ve Müslümanlara sağladıkları katkılar ve insanlığa getirdikleri huzur ve güven tarihin her döneminde kabul gören bir gerçektir. Aynı şekilde onların İslam ve Müslümanları, Hıristiyanların zararlarından korunmaları noktasında yaptıkları üstün başarı ve fedakarlık her türlü takdirin üzerindedir. Bütün bu güzellikleri Hıristiyan dünyası kendisi için bir zarar olarak telakki etmiş ve yıllarca bunun intikamını almak için fırsat kollamıştır. Zaman zaman bu emellerine kısmen ulaşmıştır.

Günümüzde Türkiye'de geçmiştekinden daha yoğun ve etkili misyoner faaliyetleri yapılmaktadır. Şüphesiz bu alanda en çok etkilenenler Türkiye'deki gayri müslim dini azınlıklar olmuştur. Ancak mahalli unsurların bunlardan zarar görmediğini söylemek de mümkün değildir. Avrupa Birliği öncesi heves ve sarhoşluk ortamını ve ekonomik krizi fırsat bilen bazı vakıf, medya ve basın organlarının da destiğini sağlayan misyoner teşkilatlar yoğun bir kampanyaya başlamış ve özellikle büyük şehirlerimizde gençler arasında kısmen etkili olmaya başlamışlardır. Yeni yeni kiliseler açılmakta ve binalarda misyonerlik faaliyetleri yapılmaktadır. Bazı gafil ve art niyetli çevrelerin Avrupa'daki Türk işçilerinin sadece kendi dini vecibelerini yerine getirmek için yetkililerin izin verdikleri yerlerdeki camilerle mukayese ettiği bu kiliselerin müdavimleri Hıristiyanlar değil, Hristiyanlaştırılmak istenen Müslüman Türk çocuklarıdır. Bu durum, yetkili ve ilgililerin özellikle duyarlı olmak zorunda olduğu bir husustur.

Günümüzde Hıristiyan Dünyası Türklerin kendileri ile olan geçmişteki hesabını henüz kapatmamıştır. Misyonerlerin sözde sevgi, barış ve hoşgörü maskesi altında yürüttükleri faaliyetler, Türk Milletinin bütün tarihi ve kültürel değerlerinin dejenarasyona uğramasına neden olmaktadır. Bugün içine düştüğümüz değerler erozyonu, ahlaki buhran ve kimlik bunalımında gizli intikam duyguları, sahte sevgi, insan hakları ve barış şeklinde kamufle edilmesinin etkileri vardır.

Misyonerler, sahip oldukları tecrübe, ekonomik imkan, sabır, bazı basın ve medya desteği yanında, iç ve dış işbirlikçilerinin de katkılarıyla avladıkları masum çevreleri saflarına çekmekte ve onları Türkiye'nin geleceğini çökertmek için bir araç olarak kullanmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, tarih boyunca misyonerlerin yaldızlı sözleri ve sahte uygulamaları bu milleti Hıristiyanlaştırmaya yetmemiş ve maskelerini hep düşürmüştür. Mithat Cemal Kuntay'ın dediği gibi "Fıtrat değişir sanma bu kan yine o kandır". İnanıyorum ki misyonerlerin oyunları yine bozulacak ve bu millet insanlığın günümüzde daha fazla muhtaç olduğu barış ve huzur ortamının hazırlanmasına katkı sağlayacaktır.

 

MİSYONERLİK DİYALOĞA

 

Giriş

Her ilahi din, mesajının özü itibariyle evrenseldir. Ancak İslam anlayışında, Hz. Musa ve Hz. İsa'nın şahsında temsil edilen Yahudilik ve Hıristiyanlık mesaj yönünden evrensel olarak kabul edilmekle birlikte, o dönemdeki peygamberlerin sorumluluğu bölgesel olmuştur. Yahudilik, özellikle Babil sürgününden sonra, iyice milli bir din haline dönüşmüş ve Yahudi ırkı ile özdeş hale gelmiştir. Hırıstiyanlık, günümüz Hıristiyanlığında önemli bir yeri bulanan Pavlus'un da katkısıyla, bölgesel sınırları aşarak çeşitli toplumların katılımını sağlamış ve evrensel bir din haline dönüşmüştür. İslam ise, hem Hz. Muhammed'in peygamberlik görevi, hem de mesajı itibariyle, daha başlangıçtan itibaren evrensel bir din olarak kendini takdim etmiştir. Kur'an İslam'ı, Allah tarafından insanlara gönderilen en son ve yegane din ve Hz. Muhammed'i de bütün insanlık ve alemlere rahmet olarak gönderilen en son peygamber olarak ilan etmiştir. Dolayısıyla İslam, kendisine kadar gelen ilahi din geleneğinin sonuncusu ve bütün toplumların dini olarak ortaya çıkmış, diğer ilahi dinlerin yanlışlarını düzelten ve eksikliklerini tamamlayan bir din olduğu hususunu vurgulamıştır.

 

İslam'ın Diyaloga Bakışı

İslam, tevhit merkezli bir din olarak, Allah'a imanın etrafında bütün insanlığın dünya ve ahiret mutluluğunu esas almış, bu inanç dışında kalan her şeyi batıl saymıştır. Ancak, her ne kadar zaman içerisinde bazı eksilme, bozulma ve sapmalara uğrasa da, kendinden önceki Yahudilik ve Hıristiyanlığın orijinal mesajını sahih saymış, mensuplarını da "Ehli Kitap" kapsamı içerisinde diğer insan ve toplumlardan ayrıcalıklı  kabul etmiştir. Hz. Muhammed'in Allah'tan aldığı dini insanlara tebliğinde bu husus hiçbir zaman dikkatten uzak tutulmamıştır. O, İslam'ı tebliğ konusunda, insanların içinde bulundukları sosyal ve psikolojik şartları en ince teferruatına kadar değerlendirmiş, sevgi, barış, rahmet ve hikmet gibi her türlü insani ve ahlaki değerleri ön plana çıkarmıştır. Bütün bunlara rağmen Kur'an'ın buyrukları doğrultusunda ehli kitap ile ilişkilerinde daha farklı bir metot ve tutum sergilemiştir.

Nahl suresi 16/125. ayette "Sen Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.." genel hükmüne rağmen Ankebut suresi 29/46. ayetinde ifadesini bulan "İçlerinden zulmedenleri bir yana, Ehli Kitap'la ancak en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: bize indirilene  de size indirilene de iman ettik. Bizim tanrımız da sizin tanrınızda birdir ve biz O'na teslim olmuşuzdur." özel hükmünü ehli kitapla ilişkilerinde hep esas almıştır.

İslam, inanma konusunu bireyin iradi sorumluluk alanına bırakmış ve zorlamayı yasaklamıştır. Ancak ahiret hayatının daha hayırlı ve devamlı olması sebebiyle insanların uyarılmasını ve bu gerçeğin hatırlatılmasını Hz. Peygamberin ve dolayısıyla bütün Müslümanların sorumluluğu olarak açıklamıştır. Nitekim Fussilet suresinin 41/33-34. ayetlerinde Yüce Allah bu hususta şöyle buyurmaktadır:

"İnsanları Allah'a çağıran ve iyi iş yapan ve 'ben Müslümanlardanım' diyenlerden daha güzel sözlü kim vardır? İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir tavırla önle. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur."

Bu ayetler, farklı kültür ve inançtan insanlar arasında ikili ilişkilerin bulunması gerektiğini ve bu ilişkilerde takip edilmesi gereken metotları açık bir şekilde ifade etmektedir.

Günümüzde aynı kaynaktan gelen dinlerin mensuplarının, hatta ilahi kaynaklı olmadıkları şeklinde nitelenen diğer din mensuplarının, inanan/inanmayan bütün insanların bir birlerini yakından tanımaları ve anlamaları zorunluluğu ortadadır. Dünyamızın barış ve huzur içerisinde yaşanılan bir yer olabilmesi bakımından bu husus oldukça gerekli olmakla birlikte, herkes ve her kesimin asgari müşterek düzeyinde bile olsa, üzerine düşeni yapmasıyla gerçekleşebilir. O da insanlar arası ilişkilerde sevgi ve hoşgörünün esas alınması, insanın aynı ortak Yaratıcı'nın eseri olduğu gerçeğinin kabul edilmesi ile mümkündür.

Bütün insanlık için ortak bir nokta durumundaki Yüce Yaratıcı'yı tanıma gerçeği ehli kitap kapsamı içine giren Yahudi ve Hıristiyanların yakından tanıdıkları Yüce Allah'a kulluk ve O'na ortak koşmama şeklinde özetlenmiştir. Ali İmran suresinin 3/64. ayetinde:

" De ki : Ey Ehli Kitap! sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye geliniz. Allah'tan başkasına tapmayalım; O'na hiç bir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın..." şeklinde bu gerçek çok net olarak açıklanmıştır.

Burada Müslümanların ehli kitapla diyalog içerisinde bulunmalarının gerekliliği yanında, diyalog kapsamı sınırları ve özü de belirtilmiştir. Böylece İslamın özü olarak belirlenen "Tevhit" ilkesi, Müslüman tarafın diyalog faaliyetlerinde göz önünde bulundurması gereken bir husus olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum geçmişte Hz. Peygamberin kafir ve müşriklerle ilişkilerine engel teşkil etmemiştir. Bu ayet, inanç ve uygulamalardaki farklılık nedeniyle, diğer din mensuplarıyla diyalog yapılamaz mantığı yerine, diyalogda esas alınması gereken nokta veya ulaşılması gereken hedef olarak yorumlanmalıdır. Zira her Müslüman dinen Hz. Peygamberi rehber ve örnek olarak kabul etmekle yükümlüdür. Dinler arası diyalog faaliyetlerinde de onun uygulamalarından yararlanmak gereklidir. Çünkü o, kendisi dışında herkesin şu veya bu şekilde şirke bulaştığı ve gerçeklerden haberdar olmadığı bir dönemde Peygamber olmuş ve hiçbir peygambere nasip olmayan bir tebliğ başarısı elde etmiştir. Bu başarıda en büyük etkenlerden biri de onun muhataplarıyla ilişkilerinde uyguladığı diyalog yöntemidir. Bu günün dini sorumluluğunu taşıyan kimseler, İslamın ne zaman ve hangi şartlarda nasıl bir topluma geldiğini iyi bilmelidir. O dönemde yaşayan insanların sosyal ve dini durumları yeterince analiz edilmeli ve şu soru herkese sorulmalıdır. İslamın ilk geldiği zamanlarda herkes mutlu ve huzur içinde mi yaşıyordu? Tevhit inancı ve Allah'a kulluk noktasında hiç taviz vermiyor ve Hz. Peygamberin getirdiği mesajı hiç itiraz etmeden büyük bir coşkuyla kabul mü ediyorlardı? Bu ve benzeri sorulara olumlu cevap verme imkanı yoktur. Öyle ise dini tebliğ ve temsil konumunda olan insanların Hz. Muhammed'in Mekke ve Medine dönemlerini çok iyi bilmeleri, onun uyguladığı yöntemlerin bugün için de geçerli olabileceğini düşünmelidir. Bu sebeple diyalog çalışmalarında ve dini tebliğ faaliyetlerinde Hz. Muhammed'in uygulamalarını örnek almalı ve onlardan gerekli dersleri çıkarmalıdır.

Hıristiyanların Müslümanlarla ilişkileri, İslam'ın ilk ortaya çıktığı dönemlerde başlamıştır. Özellikle Mekke döneminde, Hıristiyanlarla ilgili İslami tavır oldukça olumludur. Hz. Muhammed'in ilk seyahatlerinden birinde karşılaştığı Rahip Bahira, ilk Müslümanlardan bazılarının, Mekkeli müşriklerin baskılarından kurtulmak amacıyla Hıristiyan bir devlet olan Habeşistan'a hicretleri ve Kur'an-ı Kerim'in bazı Hıristiyanlarla ilgili tavrı, Müslümanlarda onlara karşı olumlu bir bakış meydana gelmesine sebep olmuştur.

İslam tarihinde Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında ilk çatışma, Hz. Muhammed'in elçilerinden Haris b. Umeyir'in Hıristiyanlar tarafından öldürülmesi ve bunun arkasından yapılan Mute savaşı olmuştur. Bu acı olay dışında, Hz. Peygamber tarafından Hıristiyan devlet başkanlarına gönderilen elçiler çok sıcak alaka görmüşlerdir. Hz. Peygamber Hıristiyanlarla çok iyi bir diyalog içerisinde olmuş, kendisini ziyarete gelen Hıristiyan gruplara mescidinde ibadet imkanı sağlamıştır. Onun zamanında Hıristiyanlarla genel anlamda, Tebük seferi dışında kayda değer bir olay yaşanmamış ve bu seferde de herhangi bir çatışma olmamıştır.

Hz. Muhammed'in vefatından sonra, geçmişten günümüze Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında olumlu/olumsuz çeşitli dini, siyasi, askeri ve sosyal birtakım ilişkiler olmuştur. Fakat bu iki ayrı dine mensup insanlardan oluşan toplumlar, Müslümanların yönetiminde oldukları dönemlerde aynı topraklar üzerinde, siyasi yönlendirmeleri dışında, mutlu ve huzurlu bir komşuluk ilişkileri içinde yaşamışlardır. Başka bir ifade ile, Müslümanların egemen oldukları zaman ve bölgelerde, Müslümanlarla Hıristiyanların birlikte yaşamaktan kaynaklanan problemleri olmamış, son dönemlere kadar diyalogun en güzel örneklerini vermişlerdir. Ortadoğu, Anadolu ve Balkanlarda bunun sayısız örnekleri yaşanmış ve halen de yaşanmaktadır.

 

21. Yüzyılda Dünyamız

Üçüncü bin yıla girdiğimiz şu günlerde, dünyamızın çeşitli problemlerle çalkalandığı, açlık, sefalet, savaş ve kıtallerin küresel bir tehdit haline geldiği ibretle görülmektedir. İnsanlar ve toplumlar arası ilişkilerde yaşanan problemlerde etnik ve dini ayrımcılığın başlıca rol aldığı, buna ilave olarak insanları etkileme ve eritme çabalarının yoğunlaşarak devam ettiği de bir gerçektir. Ancak bütün bunlara rağmen insanlar ve toplumlar arasındaki ilişkiler, teknolojik gelişmelere paralel olarak olanca hızıyla gelişmekte, karşılıklı anlaşmalar yapılmakta, yeni blok arayışları devam etmektedir.

Bilimin, teknolojinin, dolayısıyla iletişimin katkılarıyla dünyamız küçülmekte, tek kutuplu küresel bir gücün etki alanına girmektedir. Ülkeler arası sınırlar kalkmakta milli değerler dejenerasyona uğramakta, toplumsal direnç zaafa uğratılmaktadır. Özellikle Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu, tarihi mirası ve sahip olduğu doğal zenginlikleri itibariyle yeni dünya düzeninin en gözde hedefi durumundadır. Bu düzenin savunucuları ve dünyayı yeniden şekillendirmeyi planlayan süper güçler, emellerine en kısa yoldan ve en kolay şekilde ulaşabilmek için her yolu denemekte, insanlarımızın zaaflarından yararlanmaktadır.

İşte, küresel güçlere karşı milli değerlerin zayıflatılması ve milli direncin kırılmasında en etkili yöntemlerden biri de misyonerlik faaliyetleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak, geçmişte yaşanan kötü tecrübe ve anılarından dolayı misyonerler, bu yeni dönemde, aynı terminolojiyi kullanmamaya ve bu kimlikte ortaya çıkmamaya özen göstermektedirler. Burada akla gelen soru, acaba isim ve kimliklerini saklama başarısını gösteren kesimler, misyonlarından da vazgeçmişler midir?

 

Hıristiyan Dünyasında Diyalog Arayışları

Dünyamızda en çok müntesibi bulunan dinlerden birisi Hıristiyanlıktır. Dünyanın her tarafında bu din mensuplarına rastlamak mümkündür. Günümüzde Hıristiyanlık üç büyük mezhep olarak ifade edilmekte ve her mezhep Kilise olarak tanınmaktadır. Katolik, Ortodoks ve Protestan kiliseleri olarak tanınan ve kendi aralarında bazı  gruplara da ayrılan Hıristiyanların dogmatik, kültürel ve tarihten gelen bazı problemleri bulunmaktadır.

Hıristiyanların kendi aralarındaki dini ve siyasi problemler dolayısıyla Kilise'ye devam azalmış, başka dinlere kaymalar başlamış, bilimsel ve teknolojik gelişmelere bağlı olarak Kilise'nin dayattığı dogmatik değerlere itibar azalmıştır. Bu nedenle Hıristiyan dünya öncelikle kendi aralarındaki sorunları çözmek ve Hıristiyanlıktan uzaklaşmayı durdurmak için bazı arayışlar içine girmiştir.

Katolik Hıristiyan dünyasının merkezi Vatikan, dünyadaki gelişmeleri kendi gelecekleri açısından tehlikeli görerek 20. yüzyılın ortalarında bir durum değerlendirmesi gereği duymuştur. 1962-1965 yılları arasında II. Vatikan Konsili olarak icra edilen bu durum değerlendirmesinde; Hıristiyanlığın geçmiş ve geleceği kendi aralarındaki ilişkiler ele alınmış, Hıristiyan olmayanların durumu tartışılmış, yeni stratejiler, yeni metotlar ve yeni çalışma alanları belirlenmiştir? Bütün bunlar yapılırken tarihi mirastan ve dogmatik dini anlayıştan vazgeçilmemiş, bu hava konsilde baştan sona kadar etkili olmuştur. Bunun temel sebebi, Hıristiyanlığın "evrensellik" ve "kurtuluş"un kendisinde olduğu iddiası ve kendi dışında kalanların heretik (sapık) olduğu yönündeki inançtır.

Vatikan Konsilinde Hıristiyan ve Hıristiyan olmayanlarla ilişkilerde diyaloga girme kararı çıkmıştır. Fakat bu karar, diğer dinleri de bir realite olarak kabullenmeden ziyade, kurtuluş doktrini çerçevesinde İsa'ya iman, İncil'i yayma ve Hıristiyanlaştırma çerçevesinde düzenlenerek konsil metinlerinde ifadesini bulmuştur. Konsilin Dei Verbum (ilahi vahiy) isimli dökümanında; mükemmel vahyin Mesih ile gerçekleşmesinden sonra artık başka bir vahiy aramaya yer olmadığı vurgulanmıştır. Aynı şekilde Ad Gentes isimli dökümanda Hıristiyan olmayanlar hakkında şöyle denilmektedir:

"Onların çabalarının aydınlatılmaya ve düzeltilmeye ihtiyacı vardır, ta ki bu çabalar gerçek Tanrı'ya yönelsin ve İncil için bir hazırlık olsun."

Bu ifadelerden anlaşıldığına göre Vatikan, kaybolan itibarını ve Kilise'den uzaklaşan mensuplarını yeniden kazanmak, Hıristiyan dünyasındaki otoritesini tesis etmek için yeni stratejiler ve bunlara uygun yeni metotlar geliştirmek durumunda kalmıtır. Geçmişte uygulanan misyonerlik metotlarının tepki doğurması ve bu durumuyla Hıristiyanlığa zararlı hale gelmesi sebebiyle, Kilise asıl işlevi olan misyonerliği yeni anlayışlar ve yönetimler doğrultusunda yapmaya mecbur kalmıştır. Kilise, belirlediği hedeflere yürümede, geçmişteki söylem ve uygulamalarını değiştirmiş, karşısındaki toplumları ilgilenmeye değer birer varlık olarak kabul ettiğini ilan etmek durumunda kalmıştır. Buna rağmen Hıristiyanlaştırma misyonundan da vazgeçmemiştir. Nitekim Papa geçmişteki söylemlerden farklı bir şekilde, diğer dinleri bir realite olarak kabul etmekle birlikte asıl hedefin Hıristiyanlaştırma olduğunu gizlemeye hiç de gerek duymadan şöyle ifade etmiştir.

"Her ne kadar biz Hıristiyan olmayan dinlerin manevi, ahlaki değerlerini tanıyor, saygı gösteriyor, onlarla diyaloğa hazırlanıyor ve din hürriyetini savunmak insanlık kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil idareyi oluşturmak gibi hususlarda diyaloga girmek istiyorsak da, dürüstlük bizi, gerçek kanaatimizi açıkça ilan etmeye mecbur etmektedir; yegane gerçek din vardır o da Hristiyanlıktır."

1962 yılında başlayan II. Vatikan Konsilinde Kiliseler arası (çeşitli Hıristiyan mezhepleri arasında) diyalog yanında, diğer din mensuplarıyla diyaloga girmenin önemi üzerinde de durulmuş, 19 Mayıs 1964'te  Hıristiyan olmayanlar sekreteryası kurulmuştur. 1 Mart 1965'te Sekreterya'nın bünyesine İslam masası eklenmiştir. Bu masa, çağdaş misyonun yürütülmesinde önemli bir fonksiyon icra etmiştir. Yeni adı "Papalığa Bağlı Dinler Arası Diyalog Konseyi" olan bu kurum o günden bu güne faaliyetlerini sürdürmektedir. Sekreterya, Müslümanlarla ilgili faaliyetlerinin bir kısmını da "Dünya Kiliseler Birliği"ne bağlı "Yaşayan İnançlar ve İdeolojilerin Mensuplarıyla Diyalog (D.F.İ)" kurumu ile organize etmektedir.

Sekreterya'nın ilk başkanı Kardinal Marella, Konsil Babalarına gönderdiği bir mektupta:

"Faaliyetlerimizle, Kilisenin Misyoner faaliyetlerini yürüten S. Congregation de Propaganda Fide" teşkilatının çalışmalarına misyon faaliyetlerinin kanunen mümkün olmadığı yerlerde yardımcı olmaya ve bu boşluğu doldurmaya çalışacağız." diyerek kurulan yeni kurumun Kilise'nin yeni misyon anlayışı çerçevesinde önemli bir rol üstleneceğini ifade etmiştir.

1973 yılında Sekreterya'nın başına getirilen Pietro Rossano ise "Diyalogdan söz ettiğimizde açıktır ki bu faaliyeti kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil'i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilise'nin bütün faaliyetleri üzerinde taşıdığı şeyleri, yani Mesih'in sevgisini ve Mesih'in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise'nin İncil'i yayma amaçlı misyonunun çerçevesi içinde yer alır." diyerek Hıristiyan olmayanlarla diyalogun misyon anlayışına ters düşmediğini bilakis onu tamamladığını ifade etmiştir.

Rossano, Hıristiyan inancının ilk işaretlerinin doğduğu kültürel şartların, evangelizasyonun diyalog ruhu içinde başarılı olabileceğini ve diyalogun Havarilerin metodu olduğunu ifade ettikten sonra şöyle devam etmektedir.

"Kilise'nin henüz bulunmadığı yerlerde onun tesis edilmesi için yapılan bir faaliyet olarak anlaşılan misyon, artık diyalog olmadan başarıya ulaşamaz."

Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası, günümüze kadar çeşitli alanlarda ve muhtelif ülkelerde çok sayıda toplantı yapmıştır. Bu toplantıların hemen hepsinde ele alınan konuların tespiti ve toplantıya katılacak olanların sayısı bakımından Hıristiyan taraf önde ve öncü olmuştur.

Dinler arası diyalog faaliyetlerinin merkezinde olan Papa, diyalogun taraflar arasında yumuşaklıkla ve kardeşçe gerçekleştirilmesi gerektiğini, karşılıklı dini tecrübeleri geliştirecek şekilde tatbik edilmesi, yanlış anlama, ön yargı ve hoşgörüsüzlük gibi olumsuzluklardan uzak olması gerektiğini vurgulamaktadır. Bunlar teorik olarak çok güzel temenniler olmakla birlikte, uygulamalar karşılıklı güven duygusunu zedelemiş ve misyonerliğin yeni bir kılıf içerisinde sunulduğu yönündeki kaygıları artırmıştır. Nitekim Papa II. John Paul, bu kaygıları doğrular nitelikte diyalogun faydaları ve Hıristiyanlık adına beklentilerini "Redepmtoris Missio" (Kurtarıcı misyon) isimli genelgesinde şöyle açıklamaktadır:

"Dinlerarası Diyalog, Kilise'nin bütün insanları kilise'ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır.Karşılıklı bilgilenme ve anlayışı zenginleştirme vasıtası ve metodu olarak diyalog, misyona zıt değildir. Esasen misyon ve misyonun şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon aslında, Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir."

Vatikan yetkililerinin kendi ifadeleri dikkate alındığında, Kilise'nin henüz misyonerlikten vazgeçmediği, diyalog faaliyetlerinin misyona hizmet etmesi yönünde büyük çabalar harcandığı dikkati çekmektedir. Ancak misyonerliğin geçmişten günümüze insanlar arasındaki olumsuz imajını silebilmek için Vatikan'ın diyalogu bir araç olarak kullandığı anlaşılmaktadır. Nitekim Taylor, İslamochristiano dergisinde yayınlanan bir makalesinde:

"Müslümanlar arasındaki Misyonerlik faaliyetleri, diyalogun önemini ortaya koymuştur. Burada söz konusu diyalog, Misyonerliğe bir alternatif değil, bizzat şartlara uygun bir Misyonerliktir." diyerek bu hususu bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Vatikan, Hıristiyanılğı bütün dünyaya yaymak için her yolu denemekte ve her fırsattan yararlanmaktadır. Yukarıda geçen ifadelerden de anlaşıldığı kadarıyla, zaman ve şartlara göre bazen misyonerlik ve bazen de misyonerlik adı altında yayılmacı politikalar uygulanabilmektedir. Bunu yapabilmek için karşı tarafı çok iyi tanımak gerekmektedir. İşte diyalog, muhatabı bütün özellikleriyle tanıma fırsatı vermektedir. Bunun için misyonerlik ve diyalog faaliyetlerinde görev alanlara şu uyarı yapılmaktadır:

"Diğer Kiliselerden ve memleketlerden gelen misyonerler sahip oldukları kültürel sınırları aşarak kendilerini, gönderildikleri çevreye iyice uydurmalıdırlar. Bu yüzden çalıştıkları mekanın dilini öğrenmeli, yerel kültürün en önemli ifadelerini tanımalı ve doğrudan tecrübelerle o çevrenin değerlerini keşfetmelidir. Sadece bu çeşit şuura sahip olurlarsa "Gizli Sırrın Bilgisini" insanlara güvenilir ve verimli bir yolla taşıyabileceklerdir."

Dinler Arası Diyalogda Karşılaşılan Bazı Problemler

a- Katolik Hıristiyan dünyası 1962-1965 yılları arasında icra edilen II. Vatikan Konsili ile geçmişteki anlayış ve uygulamaları sorgulamış, yeni çalışma metot ve alanları belirlemiştir. Bu çerçevede kendileri dışında kalan bütün farklı inanışları bir realite olarak kabul etmiş, onlarla ilişkilerde misyonerlik yerine diyalog faaliyetlerine önem ve öncelik verdiğini açıklamıştır.

b- Vatikan, diyalogu ilke olarak benimsemekle birlikte, özellikle Hıristiyanlar arası ilişkilerde, diyalogun misyonerliğin yeni bir versiyonu olduğunu, gerçekte yegane kurtuluşun Hıristiyanlıkta bulunduğunu her platformda hatırlatmayı ihmal etmemiştir. Bir anlamda Hıristiyanlara diyalogdan söz edilirken, diğer din mensuplarına İsa'ya iman ve İncil'i kabulü telkin ettiklerini, bunun da gerçek misyon olduğunu vurgulamışlardır.

c- Katolik Kilisesi çeşitli ülkelerde yürüttüğü diyalog faaliyetlerine daha önce misyonerlik yapan kadrolarla devam etmiş, onların tecrübelerinden yararlanmıştır.

d- Dinler arası diyalog çalışmalarının Hıristiyanlık için maksimum yararlı hale dönüşebilmesi  için Vatikan, inkültürasyon (kültürleme) metodunu başarılı bir şekilde kullanmıştır. Bununla, bir taraftan yerel kültür dejenere edilmeye çalışılmış, diğer taraftan bölgesel kültür öğelerinden yararlanılarak Hıristiyanlığın sevdirilmesi, mahalli kültür içerisine yerleştirilmesi ve yayılmasına katkı sağlanmıştır.

e- Özellikle Müslüman ülkelerde yaygın Hıristiyanlık propagandası için, diyalog çalışmalarını, toplumun doğrudan konuya katılımını sağlamada en etkin yol olan basın ve medya desteğine özen gösterilmiş, böylece tartışmaların Müslüman toplumların gündemine girmesine ve Hıristiyanlığa sempati duymalarına dikkat gösterilmiştir. Buna karşın Hıristiyan ülkelerde yapılan diyalog toplantılarının, basın ve medya ilgisinden uzak, sadece uzman kimselerin katıldığı yerel toplantılar şeklinde tanzimi hedeflenmiştir.

f- Günümüzde diyalog faaliyetlerinin aktif tarafı Katolik kilisesi mensupları olmaktadır. En iyimser şekliyle görüşmeler, onlarla Müslüman kesim arasında gerçekleşmektedir. Alınan kararlar Katolik Hıristiyan kesimi için bağlayıcı nitelikte olsa bile, diğer mezheplere mensup misyoner faaliyetlerini önleyici bir tedbir alınmadığı için, onlar çalışmalarına bütün hızıyla devam etmektedir.

g- Diyalog faaliyetlerini stratejik bir eksene oturtan Vatikan'ın, misyonerlik faaliyetlerinden vazgeçtiğine dair bir işaret bulunmamaktadır. Özellikle diyalog faaliyetlerinin aktüel boyut kazandığı günlerden sonra bile misyoner faaliyetlerinin olması, Katoliklerin diyalog konusunda samimi olmadığı ve bunu istismar ettiği kanısını uyandırmaktadır. Nitekim J.H. Kane, büyük çoğunluğu Kanada, İspanya, Fransa ve İtalya'dan olmak üzere, sayıları 138.000'i bulan Katolik misyonerlerin faaliyetlerine devam ettiğini açıklamaktadır. Bu kadar insan şu veya bu şekilde Vatikan ile ya bağlantılı çalışmakta veya Vatikan'ın bir şekilde bunların faaliyetleriden haberdar olması gerekmektedir. Eğer Vatikan misyoner faaliyetleri yerine diyalog yolunu benimsemiş ise, niçin bu kadar misyoner ordusunu beslemekte ve bunları kimlere karşı kullanmaktadır? Bu durum karşısında ister istemez insanın aklına şu soru takılmaktadır. Acaba, diyalog faaliyetleri ile kısmen pasif hale getirilen ve Hıristiyanlığa sempati besleyen bu Müslüman toplumlar,  sonradan, bahsedilen misyoner ordusunun insafına mı terk edilmektedir?

h- Bugün dünyanın çeşitli yerlerinde sosyal, siyasal ve etkin çatışma yaşayan toplulukların, içine düştükleri bu trajik durumda, misyoner faaliyetlerinin etkileri araştırılmış mıdır? Uzun yıllar yürütülen diyalog faaliyetlerinde, çoğunlukla Müslümanların zarar gördüğü bu çatışmalara karşı hangi somut öneriler sunulmuş ve tedbirler alınmıştır? Teknolojik yönden gelişmiş batı Hıristiyan dünyası üzerinde çok etkin olan Papa; Balkanlar- Kafkaslar, Ortadoğu, Uzakdoğu ve Afrika gibi sıcak çatışmaların yaşandığı bölgelerde yaşanan kıtalleri durdurmada, insan ve inanç özgürlüğü konusunda neler yapmıştır?

Bütün bunlardan sonra dinler arası diyalog faaliyetlerinin formel karakterden çok, reel ve rasyonel olmak üzere, uzmanların katılımıyla yapılmasında, insanlığın şiddetle ihtiyaç duyduğu barış ve huzur ortamının temini için yarar bulunmaktadır.

 

Sonuç

İnanma duygusu yaratılıştan gelen bir olgudur. Her insan çeşitli şekillerde bu duyguyu doyurmak zorundadır. Bundan dolayı dünyada yaşayan milyarlarca insan farklı da olsa bir dine inanmakta ve kendini o inanç sistemi içerisinde ifade edebilmektedir. Bu gerçekten hareketle insanların inanç konusunda birbirlerini tenkit yerine yakından tanımaya ve anlamaya, farklı düşünen ve inanan kesimlere karşı saygılı olmaya ihtiyaçları vardır.

Her din kendisini hak görmek ve göstermek zorunda olduğu gibi, her din mensubu da kendi dininin gerçekliğini kabul etmektedir. Kendi dini değerlerinin doğru olmadığını iddia ederek ona inanan hiç bir kimse bulunmadığına göre, diğer inanç ve onların mensuplarına karşı hoşgörü ve anlayış gösterilmeli, onlar inançlarından ötürü ayıplanmamalı ve baskıya maruz kalmamalıdır.

İslam, en son ve en mükemmel bir dindir. Onun mesajı asırlardır hiçbir değişime uğramadan günümüze kadar gelmiştir ve dünyanın her yanında da aynıdır. Onun mesajında insan fıtratına, akla ve bilime uygun düşmeyen hiçbir husus bulunmamaktadır. Ayrıca İslam adından da anlaşılacağı gibi, insanlar arasında barış ve esenliği hedeflemekte, her dini inanışı bir olgu olarak kabul etmektedir. Bu nedenle Müslümanların diyalog faaliyetlerinden çekinmelerine hiç bir gerekçe yoktur. Hatta Müslümanlar yıllarca bunun en güzel örneklerini vermişler, diyalog ile ilgili ortaya koydukları düşünce, fikir ve inançlarını bizzat uygulayarak diğer insanların sevgi ve desteğini kazanmışlardır. Bunun için Müslümanlar diyalogu dün olduğu gibi bugün de samimiyetle istemektedirler.

Genelde İslam dünyasında ve özelde Türkiye'de Hıristiyanlarla yürütülen dinler arası diyalog çalışmaları konusunda bazı kaygılar bulunmaktadır. Kilise yetkililerinin beyanatları ve Kilisenin misyonerlik ruhu, bu kaygıları daha da artırmaktadır. Zira Katolik Kilisesinin diğer din mensuplarıyla yürüttüğü diyalog faaliyetlerinde yararlandığı eski misyonerler, onların geleneksel alışkanlıklarından vazgeçmediği izlenimini uyandırmaktadır.

Katolik Hıristiyan dünyası tarihi imtiyazın kendisine sağladığı imkanlarla özelde Hıristiyanlar arasında genel de de dünyada ayrıcalıklı bir durumdadır. Bu  haliyle o, müstakil bir devlet (Vatikan) olmanın verdiği avantajları da kullanarak, Hıristiyanlığın bütün problemleriyle yakından ve doğrudan ilgilenmektedir. İslam dünyasında ise, Vatikan benzeri bir devlet bulunmamaktadır. Dolayısıyla Vatikan, dinler arası diyalog çalışmalarında etkili ve yetkili bir muhatap bulamamanın sıkıntısını yaşamakta veya bu dağınıklığın meydana getirdiği boşluktan yararlanmaktadır. Benzeri bir durum, diyalog faaliyetlerinin hangi ülke Müslümanları veya oralardaki hangi dini grupların temsilcileri ile olacağı konusunda da yaşanmaktadır. Vatikan, Katolik Hıristiyan toplumlar adına bu faaliyetleri yürütürken, İslam dünyasında doğrudan ve etkin olan tarafın kimliği tartışma konusudur. Tarihi, jeopolitik ve dini uygulamalar yönünden Türkiye, İran, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin her birinin kendine özgü şartları bulunmaktadır. İslam ülkelerindeki farklı dini gurupların yürüttükleri diyalog çalışmaları, başta kendi ülkelerindeki diğer Müslüman gruplar olmak üzere, diğer İslam ülkelerindeki farklı, görüş düşünce ve yaşantıda olanlar tarafından da ihtiyatla karşılanmaktadır.

Vatikan Konsili kararları, İslam ülkeleri ve oralardaki dini gruplar için bazı ipuçları vermektedir. Bu konsilde Vatikan, dışa karşı daha güçlü olmak ve etkili faaliyetler yürütebilmek için, diyalog faaliyetlerinin Hıristiyan gruplar arasında olmasını karara bağlamıştır. Buna karşılık İslam ülkelerinde, çeşitli dini problemlerin tartışıldığı ve çözüm yollarının arandığı dışa karşı bir güç ve strateji  birliğine yönelik çalışmalar bulunmamaktadır. Çok ihtiyaç duyulan bu duruma rağmen, İslam ülkelerinde dini grup cemaat ve mezheplerin kendi aralarında bile bir diyalog ve uzlaşma zemini arayışına rastlanmamaktadır. Dolayısıyla Müslümanlar, kendi dinlerini diğer insanlara tebliğ ve İslam'ı yayma faaliyetleri şöyle dursun, diğer din mensuplarının telkinleri karşısında savunmasız kalmaktadır.

İslam dünyasındaki mevcut dini ve siyasi karmaşada, sağlıklı kararların alınacağı bilimsel toplantıların yapılması ihtimali olası görülmemektedir. Oysa çeşitli platformlarda "Dinlerarası Diyalog" çalışmaları yürütülmektedir.

Türkiye, tarihi ve coğrafi konumu itibariyle Hıristiyan dünyasının ilgi merkezi olma özelliğine sahiptir. Ayrıca Hıristiyanlar için dini yönden vazgeçilmesi mümkün olmayan nitelikleri haiz bulunmaktadır. Bu haliyle Hıristiyan dünyası geçmişte kaybettikleri, uğruna çeşitli mücadeleler verip katliamlar yaptıkları, uzun yıllar misyoner faaliyetleri yürütüp çok yüklü paralar harcadıkları bu toprakları unutmuş değildir.

Katolik Hıristiyan dünyasının, belirlediği stratejik hedeflere ulaşmak için dinler arası diyaloğu bir araç olarak kullanma ihtimali, onların geçmişten günümüze uyguladıkları taktik ve metotları yakından bilen çevreleri oldukça rahatsız etmektedir.

Çeşitli sebeplerle ülkeler arası sınırların kalktığı, iletişim imkanlarının arttığı bir ortamda, toplumların milli, dini ve kültürel değerlerini korumaları güçleşmektedir. İnsanlarımızın dört milyon civarında bir kitlesi şu veya bu sebeplerle Hıristiyan dünyasında yaşamaktadır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra Türk kökenli ve ortak değere sahip milyonlarca kardeşimiz, uzun yıllar korumaya çalıştıkları fakat hep mahrum kaldıkları manevi değerlerini bugün çeşitli dinlere mensup misyonerlerin telkinleri sonucu yeniden ve daha ciddi bir şekilde kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Hal böyle olunca, diyalog çalışmalarının dışında kalmak, faydadan çok zarar sağlamaktadır. Ancak bu faaliyetlerin sağlıklı bir zemine oturtulması ve gerçekçi bir şekilde yapılması gerekmektedir. Bu faaliyetler empozeden uzak, karşılıklı güven, hoşgörü ve anlayış esasına dayalı olmalı, geçmişte yaşanan olaylardan gerekli dersler çıkartılmalıdır.

Dinler arası diyalogta şu hususlar göz önünde bulundurulmalıdır.

1. II. Vatikan Konsilinde "Kilise, bütün insanlar Hıristiyan oluncaya kadar misyonerlikten vazgeçmeyecektir" kararı alınmıştır.

2. Vatikan'a bağlı "Dinlerarası Diyalog Sekreteryası'nın kuruluş amacı, faaliyetleri ve elemanları yakından tanınmaktadır. Buna rağmen bütün diyalog toplantılarının program ve organizasyonu bu kurum tarafından yapılmaktadır.

3. Vatikan, diyalog faaliyetlerini bir kurum ve uzmanlar kurulu tarafından yürütürken, Türkiye ve İslam dünyasında benzeri kurum ve uzmanlar bulunmamaktadır.

4. Dinler arası diyalog toplantılarında Vatikan'ın belirlemesi sonucu, dinlerin kendine has temelleri kaynakları, sistemleri ve isimleri yerine evrensel değerlerden ve İbrahimi dinlerden söz edilmektedir.

5. Kilise "inkültürasyonu" (karşı kültürlerin içine Hıristiyan unsurları koyma) çağdaş misyon anlayışının vazgeçilmez bir parçası olarak görmekte ve diyaloğu bu sürecin en önemli aracı olarak açıklamaktadır.

 

Günümüzde Misyonerlik

YUNAN MİLLİYETÇİLİĞİ, MİSYONERLİK(1)

Misyonerlik kelime anlamıyla "Her Hıristiyan tarafından dinin tebliği"dir.

Fakat Türkiye'de çoğunlukla "Ortodoks dininin Yunan millî hedeflerine ulaşmak amacıyla bir araç olarak kullanılması"dır.

Yunan milliyetçiliğinin hedefleri bütün Kıbrıs, bütün batı Anadolu, bütün Trakya, Argonotların altın postu aradığı Kaf (kas) dağlarına kadar Anadolu'nun Karadeniz sahilidir.

Yunanlıların bütün bu boyundan hayli büyük toprak parçalarını istemesi normal karşılanmaktadır ama bu saldırıya maruz kalan Türkiye'nin kendini savunmak amacıyla mesela Kıbrıs'ın yarısına çıkması, orada kalmak istemesi tepki görmektedir.

Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol hanıma, katıldığı her televizyon programında her sunucunun sormaktan büyük keyif duyduğu bir soru vardır;

"Hıristiyan olduğunuz halde misyonerliğe neden karşısınız?"

Sevgi Hanım da her seferinde hiç üşenmeden arkasına şöyle bir yaslanıp yutkunduktan sonra tane tane hep şu aynı cevabı vermekten büyük zevk duyar;

"Çünkü ben Türk'üm. Hıristiyan (Ortodoks) dininin genelde bütün batılılar, özelde Yunanlılar tarafından Türk Devletinin milli bütünlüğüne karşı sömürü amaçlı kullanıldığını gördüğüm için misyonerliğe karşıyım. Aynı nedenle AB'ye de karşıyım. Küreselleşmeye karşıyım, ABD emperyalizmine karşıyım. Misyonerlik emperyalizmin mızrak ucudur."

Bu cevap Türkiye üzerine oynanan büyük oyunu bütünüyle açıklamaya yeterlidir.

Cevabı herkes anlamakta, fakat zihni ve fikri devşirilmiş aydınlar ile mandacı ve bölücüler anlamamaktadır.

Etrafınıza şöyle bir bakarak anlamamakta israr edenlerin mütarekeci, mandacı ve bölücüler olduğunu kolaylıkla çözebilirsiniz.

Ben her programda Sevgi Hanım'a aynı sorunun sorulmasından, hemen arkasından da aldıkları cevaptan hoşlanmayanların suratlarının aldığı hali seyretmekten gizli bir haz duyuyorum.

Meşreplerini ifşa ettiklerinin farkında değiller.

Milli hedef" kavramı ile neyin ifade edilmek istenildiğini bir örnekle gösterelim:

Yunanistan ve İstanbul Rumları arasında çok değer verilen ve hala nesilden nesile dikkatle aktarılmakta olan bir Ayasofya Efsanesi vardır. Bu efsaneye göre  İstanbul'un fethi esnasında Ayasofya'da bir rahip tarafından icra edilmekte olan kutsal kudas âyini-Türk köpeklerin-gelmesiyle yarıda kesilmiş ve rahip de orada bir sütuna dönüşmüştür. Rumların geri gelmesiyle beraber ışıl ışıl bir yüz ve elinde bir kadehle ortaya çıkacak ve ayine bıraktığı yerden devam edecektir. Aslında son imparator da ölmemiştir ve mermere dönüşmüş olarak muzaffer imparatorların geleneksel giriş noktası olan Altın Kapı'nın ardındaki bir mağarada uyumaktadır. Bir gün semadan bir çağrı duyarak hayata dönecek ve bir meleğin kendisine getireceği bir kılıç ve "kuzeyin sarışın insanları"nın yardımıyla Türkleri Acem sınırının ardındaki "Kızıl elma"ya sürecektir.(1) ("Konstantinopolis" Philip Mansel. Sabah Yay. Kasım 1996. Sayfa 24)(1)

"Kuzeyin sarışın insanları" sakın sarışın AB'liler olmasın?

İlgilenenler için bir not: "Altın Kapı" Türkler tarafından o tarihten sonra duvar örülerek kapatılmıştır.

Rumların milli hassasiyetleri bu kertede iken Türklerinki nasıldır dersiniz?

Kasım 2001 içinde Azerbaycan Meclis Başkanı Aleskerov, beraberinde bir heyetle İstanbul'a gelir. Ziyaret programında tarihi yerler vardır, Dolmabahçe'ye de gidilir. Dolmabahçe Saray Müdürlüğü kadrosunda tam 60 adet kadrolu rehber vardır. Azerbaycan heyetini gezdirmek  görevi işte bu 60 rehberin içindeki Ermeni asıllı İlona Baytar'a verilir. Üstelik Baytar müzeyi gezdirirken Azerilere "Dolmabahçe Sarayı'nın inşaatını Kayseri asıllı Ermeni Balyan Ailesi yapmıştır" diyerek vurguda bulunur. Azeri heyeti tepki göstererek   olayı protesto eder.

Bunun adı da en hafif deyimiyle herhalde "milli hassasiyetsizlik" olur.

"Hassasiyet" kelimesinin "haysiyetsizlik" ile müthiş bir ses uyumu taşıdığını fark ettiniz mi?

Bu bölümü; adalı olsun, kıt'alı olsun kadın erkek yaşlı bütün Rumların 400 yıl süren Türk egemenliğini protesto etmek için boyunlarına hala siyah mendil bağladıklarını ve kıyafetlerinde siyah rengi tercih ettiklerini belirterek bitirelim.(2) ("Girit'te Bir Şehrin Hikayesi". Pandelis Prevalikis. Belge yay. İstanbul 1997. Sayfa 17(2)

İnanmayan gitsin  baksın Batı Trakya'ya, Kıbrıs'a... Bu ne bitmez tükenmez kinmiş?

KRİZTİYANLAR(2)

Türk insanının yaşantısını derinden etkileyen ekonomik kriz, manevi değerleri de sarstı. Türk Ortodoksları eski Patriği Selçuk Erenerol'un kızı ve Türk Ortodoks Kilisesi Halkla İlişkiler Müdürü Sevgi Erenerol, yurtdışına kolaylıkla çıkabilmek ve ekonomik durumunu düzeltebilmek amacıyla İstanbul'daki kiliselere her gün ortalama 3-5 kişinin "Hıristiyan olmak için" başvurduğunu söyledi. İstanbul'da, 19 korsan kilesinin ise denetimsiz faaliyet gösterdiği belirlendi.

Kiliseden alınan bir belgeyle, gitmek istediği ülkenin konsolosluğuna başvuran kişiye vize kolaylığı sağlandığı öne sürüldü. Kiliselerin, dinini değiştiren kişi adına dava açıp nüfus idaresinden gerekli değişikliğin yapılması işlemini takip ettiği, kimliğini kiliseye veren kişinin  bir süre sonra giderek "din" hanesine Hıristiyan yazılmış yeni kimliğini aldığı iddia edildi. Bazı kiliselerce Hıristiyanlığı seçen kişilere maddi yardım da yapıldığı bildirildi.

 

MİSYONERLER TOPRAK PEŞİNDE(3)

Türk Ortodoks Patriği Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol, kendisinin de Hıristiyan bir Türk olduğunu belirterek, "Misyonerlerin hedefi dinlerini yaymak değildir. Asıl hedef bu ülkeden toprak koparabilmektir. Osmanlı İmparatorluğu da misyoner faaliyetler sonucunda yıkılmıştır" dedi.

Türk Ocağı İzmit Şubesi tarafından, İzmit Halk Eğitim Merkezi'nde "Her Misyoner Bir Ajandır" konulu konferans düzenlendi.

İlk konuşmayı yapan Türk Ocağı İzmit Şube Başkanı Süleyman Seyhan, inanç turizmi adı altında Hıristiyanlık propagandası yapılmak istendiğini söyledi. Seyhan, "Türk Şehitliği'nde 2 yıldan beri Hıristiyanlık propagandası yapılmaktadır. İnanç turizmi adı altında yapılan bu faaliyetler tarihi gerçekleri saptırmaktan öteye geçememektedir" dedi.

Türk Ortodoks Patriği Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol ise kendisinin de Hıristiyan bir Türk olduğunu belirterek, "Misyonerlerin gayeleri dinlerini yaymak değildir. Burada asıl gaye bu ülkeden toprak koparabilmektir" dedi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun da misyoner faaliyetler sonucunda yıkıldığını ifade eden Erenerol, "İmparatorluk döneminde kurulan Robert Koleji o zaman birtakım faaliyetlerde bulunarak isyan başlatmıştır. daha sonra bu isyan giderek büyümüştür. Bu tür misyonerlik çalışmaları son günlerde Türkiye'de giderek artmaktadır. Buna toplum olarak karşı durmalıyız. Hedefin dinden öte toprak kopma yarışı olduğunu unutmamalıyız" diye konuştu.

 

ERMENİ  SORUNU İDDİALAR - GERÇEKLER SORUNUN ORTAYA ÇIKIŞI (4)

Misyoner Faaliyetleri

Türkiye'ye gelen ilk misyonerlerin Protestan olduğu ve "British and Foreign Bible Society"ye mensup oldukları ve bu teşkilatın 1804'te kurulmasından sonra İzmir'den Anadolu içlerine misyonerler yollamaya başladığı anlaşılmaktadır. Amerikan misyonerleri 1819'dan itibaren gelmeye başlamışlardır.

1896 yılında Amerika'dan 7, İngiltere'den 4 ayrı  kiliseye bağlı misyonerler Osmanlı topraklarına dağılmışlardır. Sadece Amerikalı olarak 176 misyoner ve bunların yanında 869 mahalli yardımcı çalışmaktadır. Bir misyon bulunan belli başlı Anadolu şehirleri de şunlardır: Bursa, İzmir, Merzifon, Kayseri, Sivas, Trabzon, Erzurum, Harput, Bitlis, Van, Mardin, Antep, Maraş, Adana, Hacin, Ankara, Yozgat, Amasya, Tokat, Arapkir, Malatya, Palu, Diyarbakır, Urfa, Birecik, Elbistan, Tarsus.

Misyoner faaliyetleri, Ermeni isyanlarını desteklemese bile, isyanın zemininin hazırlanmasında önemli rol oynamıştır. İsyanlara takaddüm eden dönemlerde ve isyanlardan sonra vilayetlerden gelen raporlarda misyoner faaliyeti geniş şekilde yer almıştır.

 

İZMİR, İZMİT, GÖLCÜK, DÜZCE,

SAKARYA'DA KORSAN KİLİSELER (5)

Haber Merkezi

Sakarya Müftüsü 2 bin 500 yurttaşın Hiristiyan yapıldığını söyledi. 100'e yakın çocuk yurt dışına kaçırıldı. Misyonerlik faaliyetinin arkasında, Vatikan'ın Caritas örgütü ile bazı yerli hainlerin işbirliği var. Misyonerlerin, bazı üniversitelerde büroları bulunuyor, ders programları hazırlıyorlar. Nüfus Müdürlüğü'ne bile sızdılar.

Sakarya Müftüsü, büyük depremin ardından faaliyet yürütmek için uygun bir zemin bulan NGO'ların, bölgeyi istila ettiğini açıkladı. Bunlardan biri de bir tarafı Vatikan'a diğer tarafı CIA'ya bağlı çalışan Caritas.

MİSYONERLERİN İŞGAL PLANI

Sakarya Üniversitesi (SU) Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Kenan Tunç, Caritas'ın Sakarya planını şu şekilde açıklıyor:

"İlk hedefleri, halkın bilincindeki ulus devlet bilincini ve milli kimliği yıpratmak. Bunun için, para harcamaktan kaçınmıyor, yardım üstüne yardım dağıtıyor ve 'bak, senin devletin yapmadı ben yapıyorum' diyorlar.

İkinci olarak da bu zemin üzerinde adım adım yurttaşların gerçek kimliklerini elinden alıyorlar. Onlara İncil veriyorlar, sıcak yaklaşıyorlar, kiliseye götürüyorlar para veriyorlar ve Hıristiyanlık teklif ediyorlar.

Sakarya'nın varoşlarına kadar, kapı kapı çalışma yürüttüler. AB devletlerinin kardeş şehirler ilan etmesinin, belediyelerle irtibat kurmasının, yardımlar dağıtmasının ardında bu hesap yatıyor."

 

MİSYONER ALÂRMI (6) 

Misyonerlerle ilgili hazırlanan bir raporda; asıl amaçlarının; bir din propagandası yapmaktan öte "Türkiye'yi bölmek" olduğu vurgulanan misyonerlik faaliyetleri karşısında gereken tedbirlerin alınamadığı, yasaların bu faaliyetleri önlemede yetersiz kaldığı vurgulandı. Türkiye'de misyonerlik faaliyetleri birçok ülkede faaliyette bulunan Ermeni Toprakları Merkezi, Avrupa Kiliseler Birliği, Ortodoks Kiliseler Birliği, Dünya Kiliseler Birliği üyesi kişiler tarafından sürdürülüyor. Son zamanlarda misyonerlik faaliyetlerinde Türklerin sempatisini kazanmış oldukları için Güney Kore vatandaşlarının da kullanılmaya başlandığına işaret ediliyor. Raporda, misyonerlik faaliyetlerinin Karadeniz'de Pontus, Güneydoğu'da Yezidilik, Keldanilik ve Hıristiyan Kürtler, Doğu Anadolu'da Ermenilik, Ege ve İstanbul'da ise Hıristiyanlığın eski toprakları şeklinde gündeme geldiği açıklanıyor.

Raporda Türkiye'deki misyonerlik kuruluşlarının şüphe çeken faaliyetleri şöyle sıralandı:

* Son üç yılda ücretsiz olarak dağıtılan İncil sayısı sekiz milyonu buldu. Bu kadar İncil'i dağıtmak büyük bir maddi güç gerektirdiği halde, misyonerlik yapan kuruluşların gelir kaynakları ve verdikleri vergi miktarı bilinmiyor.

* Misyonerler İstanbul'da bazı radyo istasyonlarından Türkçe olarak Hıristiyanlık propagandası yapıyor. Bazı kitabevlerinin de bizzat sahibi durumunda. Bu yayınevleri bölücü nitelikli Türkiye haritaları yayınladıkları halde haklarında herhangi bir işlem yapılmıyor.

* Kiliseler aracılığıyla dağıtılan yayınlar arasında bulunan "Kapsam" adlı aylık gazetede İslamiyet aleyhinde iddialara yer veriliyor.

* Son bir yıl içinde sadece İstanbul'da 19 kilise açıldı. Üstelik bu kiliselerin açıldığı yerlerde Hıristiyan vatandaşlar yaşamıyor.

* Propaganda faaliyetlerini özellikle lise son sınıf ve üniversite öğrencileri üzerinde yoğunlaştırıyor. Maddi gücü olmayan vatandaşlar da iş ve para vaadiyle Hıristiyan yapılıyor. Misyonerler, Müslüman ülkelerdeki her sorunu da "fırsat" olarak kullanıp taraftar kazanmaya çalışıyor.

 

 

(1) Giresun Işık Online Gazete

(2) Akşam Gazetesi 2 Aralık 2001.

(4) Gürün, Kamuran; Ermeni Dosyası, TTK Basımevi, Ankara 1983, s.40-44.

(3) Konferans, İzmit 18.01.2002.

(5) Türk Milleti Net Haber Merkezi Temmuz 2002.

(6) Giresun Işık Online Gazete.

 

 

Hazırlayan:

Prof.Dr. Mustafa ERDEM