| SOSYAL GÜVENLİK KİTAPÇIK |
|
|
|
| Cuma, 15 Mayıs 2009 15:34 | |||
|
SOSYAL SİGORTALAR VE GENEL SAĞLIK SİGORTASI KANUN TASARISI HAYATIMIZI NASIL ETKİLEYECEK ?
GİRİŞ
Bir toplumun mutlu ve huzurlu olabilmesi büyük ölçüde, o toplumun fertlerinin yeterli eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmeti alması ve bu sayede geleceğe güvenle bakmasına bağlıdır.
19. yüzyılın sonlarında yaşanan Endüstri Devrimi, toplumsal yapıdaki pek çok unsuru değiştirirken, bu dönüşümü yaşayan milletler üzerinde de ağır ve yıkıcı etkiler yaptı. İşsizliğin, açlığın ve hastalıkların etkisiyle toplumsal barışın yok olmaya yüz tuttuğu dönemde devletler, bu sürecin toplum üzerinde oluşturduğu tahribatı telafi etme yoluna gittiler. Bu nedenle toplumun asgari bir yaşam için ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetleri karşılayabilmek için "sosyal devlet" olma ilkesini benimsediler.
Eğitim, sağlık ve sosyal güvenliğin tüm yurttaşlara eşit ve parasız olarak sunulmasını öngören bu yapı, ülkemiz tarafından da benimsendi ve bugüne kadar tüm aksaklıklarına rağmen uygulanmaya çalışıldı.
Nitekim anayasamız da devletin niteliğinin tanımlandığı maddelerinde Türkiye Cumhuriyeti'nin sosyal bir devlet olduğunu hükme bağlamıştır. Anayasamız, maddeleri arasında yer bulan bu yapı ile devlete, dolayısıyla da devlet erkini kullananlara eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik gibi hizmetleri sağlama görevi vermektedir.
Dolayısıyla sosyal güvenlik hakkı da benzerlerinde olduğu gibi her Türk vatandaşının, kaynağını anayasadan aldığı bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yukarıda kısaca değindiğimiz "sosyal devlet" olma ilkesinin başında, ülkenin bir sosyal güvenlik sistemine sahip olması ve vatandaşlarını işsizlik, yaşlılık, hastalık, sakatlık gibi olumsuzluklara karşı koruma altına alması şartı gelmektedir.
Bu, ülke vatandaşlarının geleceğe daha güvenle bakmasını sağlayacak, toplumsal adaleti ve barışı da tesis edecek önemli bir sistemdir.
A- TÜRKİYE'DE SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ
Türk sosyal güvenlik sisteminin hukuki çerçevesi sosyal devlet ilkesinden yola çıkılarak, anayasa ve kanunlarla çizilmiştir. Anayasamız sosyal güvenliği herkes için bir hak olarak kabul etmiş, devlete bu konuda gerekli tedbirleri alma ve sistemi kurma görevi vermiştir. (Md. 60)
Türk sosyal güvenlik sistemi, sosyal sigorta tekniği ağırlıklı bir sistem içinde yapılandırılmıştır. Bu yapılandırma çerçevesi içerisinde toplumun bütün kesimleri sosyal sigorta şemsiyesi altına alınmaya çalışılmıştır. Bu anlamda Memur ve diğer kamu görevlilerini kapsayan 5434 sayılı T.C.Emekli Sandığı Kanunu, işçileri kapsayan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, bağımsız çalışanları kapsayan 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkarlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu (Bağ-Kur Kanunu), 2925 sayılı Tarım-Bağ Kur Kanunu ve 2926 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu ile gerekli düzenlemeler yapılmış ve bütün vatandaşlar sosyal sigorta şemsiyesi altına alınmışlardır.
Özetle ifade etmek gerekirse Türk sosyal güvenlik sistemi yasal açıdan bütün vatandaşları soysal güvenlik kapsamına almış durumdadır.
Türk sosyal güvenlik sistemi, teşkilat yapısı itibarı ile değerlendirildiği zaman riskler bazında teşkilatlanma yerine, toplumun sosyal kesimleri temelinde bir teşkilatlanmanın tercih edildiğini görüyoruz. Bu anlamda memur ve diğer kamu görevlileri için Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü, işçiler için Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı, Bağımsız çalışanlar bakımından Esnaf ve Sanatkarlar ve diğer bağımsız çalışanlar için ise Bağ-Kur olmak üzere belli başlı üç genel müdürlük çatısından meydana gelen bir sosyal sigorta sistemi mevcuttur.
Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ise sosyal yardım ve sosyal hizmet açısından devletin yegane kuruluşu durumundadır. Bu kuruluşun hizmetlerine Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu'ndan desteklenen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları katkıda bulunmaktadır.
Mevcut hali ile Türk sosyal güvenlik sistemi tek bir bakanlık ile ilişkilendirilmiş değildir. Bu anlamda sistem, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Başbakanlık, Milli Eğitim Bakanlığı ve Sağlık Bakanlığı ile ilişkilendirilmiş veya bağlanmış durumdadır.
Sistem, günümüzde kanuni anlamda sosyal yardım ve sosyal hizmetleri de tanzim etmiş durumdadır. Ancak bu alanda çok büyük eksiklikler bulunmaktadır.
Türk sosyal güvenlik sisteminin sosyal güvenlik sağlama fonksiyonunun da tatmin edici olduğunu söylemek güçtür.
Sosyal sigorta sisteminde, sağlanan yardımların hem miktarı hem de kalitesi yönünden şikayetler mevcuttur. Primlerin yüksekliği, sağlanan aylık ve gelirlerin ise yetersiz olduğu görüşü yaygındır.
Sosyal yardım ve sosyal hizmet sistemi ise sosyal güvenlik ihtiyacı en yüksek olan kimsesiz çocuklar ve yaşlılara sosyal güvenlik sağlayabilecek kadar gelişmiş durumdadır. Bir sosyal yardım sistemimiz vardır. Ancak sistem dağınıktır.
Bu sebeple sistem, sosyal yardım ve sosyal hizmetler açısından çağdaş gelişmelerin gerisinde bir yapıya sahiptir. Yetersizlik hem teşkilat hem de sistemin kalitesi açısından mevcuttur. Ülkemizde herkese anayasa ile sosyal güvenlik hakkı tanınmış durumdadır. Ancak bu hakkın aynı şekilde kullanılabilir hale getirilmiş olduğunu söylemek mümkün değildir.
Sosyal güvenlik sistemimizin kanuni anlamda bir takım önemli eksikleri vardır. Bunlardan birisi sosyal yardım ve sosyal hizmetlerin bir hak olarak tanınarak açık ve net bir şekilde düzenlenmemiş olmasıdır. Bu durum, sistemin temelinin zayıf kalmasına sebep olmaktadır.
Sosyal sigorta sisteminde ise en önemli eksiklik bu alandaki kanunların çokluğu ve bu kanunların haklar ve yükümlülükler açısından norm ve standart birliğinin bulunmamasıdır. Sosyal sigortada önemli bir diğer eksiklik ve yetersizlik ise sosyal sigorta kuruluşlarının idari ve mali bakımdan özerk olmamasıdır.
Sistemde, ilgili bakanlığın teke indirilmemiş olması da önemli bir eksiklik sayılmalıdır. Bu eksikliklerin giderilmesi kanunda değişiklik yapılmasını gerektirmektedir.
Mevcut teşkilatlanma, riskler temelinde yapılmamıştır. Sigortalıların sosyal nitelikleri dikkate alınarak yapılandırılmış üç sosyal sigorta kuruluşu çatısı altında bir teşkilatlanma mevcuttur. Bu üç sosyal sigorta kuruluşu iki farklı Bakanlıkla ilişkilendirilmiştir.
Öte yandan sosyal yardım ve sosyal hizmetler ile ilgili teşkilatlar ise birden çok bakanlığın uhdesinde yürütülmektedir.
Sistemdeki bu farklılık, milli bir sosyal güvenlik politikasının tespit ve uygulanamamasına yol açmaktadır. Yine bu farklılık sosyal sigorta kuruluşları arasındaki koordinasyonu da önlemekte; norm ve standart farklılığına kaynaklık etmektedir. Bu farklılığın sürmesinde de bu durumun etken olduğunu düşünüyoruz.
Sistemin sağladığı haklar ve yükümlülükler açısından büyük farklılıklar mevcuttur. Bu farklılık sigortalıların daha iyi hak sağlayan sigorta kurumuna doğru yönelmelerine sebep olmaktadır. Üç kuruluş arasındaki farklılık dışında bu kuruluşların kendi içinde de farklı uygulamalar dikkati çekmektedir.
1- Sosyal Güvenlik Sisteminde Sorunlar Ve Nedenleri
Bütün bunlar ışığında sosyal güvenlik sisteminin reforma ihtiyacı var mıdır? Elbete vardır. Sistem sürekli olarak kan kaybetmektedir. Yanlış yönetim sebebiyle kan kaybetmektedir. Geçmişteki hastalıklar tedavi edilmeden sistemin işlemesi sürdüğü için kanama devam etmektedir. Sistemde norm ve standart birliği sağlanamadığı ve bundan birileri mağdur olmaya birileri de fayda sağlamaya devam ettiği sonuçta; esas kaybedenin sistemin kendisi olduğu için kanama devam etmektedir.
Devletin sistemin mali açıkları için bütçeden aktarmak zorunda kaldığı fon miktarı sürekli olarak büyüdüğü için reforma ihtiyaç vardır. Türk sosyal güvenlik sistemi mali bakımdan gelir gider dengesini yitirmiş ve devletin hazinesinden destek almadıkça mevcut hali ile dahi yükümlülüklerini yerine getiremez hale düşmüş durumdadır.
Bu durumun en öncelikli nedeni, sosyal sigorta ilkelerinin göz ardı edilerek, dışardan yapılan müdahalelerle sosyal güvenlik kurumlarının siyasi popülizme kurban edilmesidir. Siyasi iktidarlar, sosyal sigorta kurumlarını (özellikle SSK'yı) siyasi yatırım amacı, ucuz kredi müessesesi olarak görmüşlerdir. Sistemin fonları; konut kredileri, düşük faizli devlet tahvillerinin alınması gibi siyasi güdümlü uygulamalar ile tüketilmiştir.
Sistemin aktüeryal dengesinin bozulmasına neden olmuştur.
Özellikle SSK'da 1980'li yıllardan itibaren sağlık sektörünün ihtiyacı olan zorunlu yatırımların yapılmayarak, sağlık hizmetinin giderek artan maliyetlerde ve miktarlarda dışardan satın alınması, kurum kaynaklarının istismarına yol açmış, yolsuzluk iddialarının yaygınlaşması sonucunu doğurmuştur. Neşter, Beyaz Gömlek operasyonları, özel hastaneler ile yapılan protokoller ve ilaç alımı hakkında ileri sürülen yolsuzluk iddiaları, hep hizmetlerin dışarıdan satın alınmasının sonuçlarıdır.
Yükümlülüklerini yasal süresinde yerine getiren dürüst işverenler aleyhine haksız rekabet oluşturan prim yada gecikme zamlarının aflarına ilişkin uygulamalar,
Düşük kazanç ve eksik prim gün sayısı beyanları ve bu uygulamalara karşı etkin tedbirlerin alınamaması,
Kayıt dışı istihdam,
Sosyal yardım ve sosyal destek ödemelerini, devletin kaynak oluşturarak sağlaması yerine, finansal yükünü sosyal güvenlik sistemine yüklemesi,
Özelleştirme uygulamaları ile işçi çıkartılması ve emekliliğe zorlanması,
Ekonomik yapıdaki olumsuz gelişmeler,
gibi sorunların genel değerlendirilmesi yapıldığında ortaya çıkış nedenlerinin kurumların özerk yönetimden yoksun olmasından kaynaklandığı ağırlıklı olarak görülmektedir.
Mevcut sistem bu şartlar altında sürdürülemez bir duruma düşmüştür. Zira sistem mali dengelerini kaybetmiş ve bütçe üzerinde büyük bir yük oluşturur hale gelmiştir.
Bu saiklerin kaldırılması ve sistemin temel ilkelerinden taviz verilmeksizin yeniden yapılandırılması için kaçınılmaz bir şekilde reforma ihtiyaç vardır.
Sosyal güvenlik sisteminin reforma ihtiyacını mevcut yetersizlikler ve eksikliklere dayalı olarak ortaya koymak ise bizce stratejik olarak yanlış bir başlangıçtır. Sistemin çökmesine yol açan sebepler göz ardı edildiği sürece, biz hiçbir reformun netice vermeyeceğini düşünüyoruz.
Sosyal güvenlikte reform bir acil ihtiyaç haline gelmiştir. Zira sosyal güvenlik kuruluşlarının mali açıkları gün be gün artmaktadır. Hali hazırda devletin garantör sıfatı ile sosyal sigorta sistemine (SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'na) bütçeden aktardığı kaynaklar bütçenin neredeyse % 13'ünü götürür hale gelmiştir.
B- SOSYAL GÜVENLİK TASARISININ GENEL DEĞERLENDİRMESİ
1.Reformun Gerekliliği ve Gerekçesi
Bakanlık reform önerisinde, sosyal güvenlik sisteminde bir reforma neden ihtiyaç bulunduğunu; reformun gerekliliğini ortaya koyarken birtakım gerekçelere dayandırmaktadır.
a-Nüfusun Yapısındaki Değişim:
Bakanlıkça sosyal güvenlikte bir reforma ihtiyaç için gösterilen ilk gerekçe nüfus yapısındaki değişmedir. Öneride geleceğe ilişkin nüfus gelişim tahminlerinin nüfusun hızla yaşlanacağını ortaya koyduğunu; Türkiye'nin 27 yıl gibi oldukça kısa bir sürede yaşlı nüfus sorunu ile karşılaşacağı iddia edilmektedir. Yaşlanma hızı ile ilgili bu gerçeğin böyle acil ve kapsamlı bir reform ihtiyacını zorunlu kıldığı ileri sürülmektedir.
Öte yandan, gelecek 20 yıl içerisinde bağımlı nüfusun azalacağı buna karşılık çalışabilir nüfusun artacağı da kabul edilmektedir. Bunun bir fırsat teşkil edeceği ve reform için bir fırsat vereceği ileri sürülmüştür.
Bakanlık, nüfus ile gerçekleri sıralar iken kendi içerisinde tezat teşkil edecek tespitlere de yer vermiştir. Önümüzdeki yirmi yıl içerisinde çağ içi nüfus artacağına göre bunun sosyal güvenlik açısından etkisinin de pozitif olması beklenmeli değil midir? Elbette nüfus ile sosyal güvenlik sistemi arasında bir ilişki vardır. Öncelikle sosyal sigortada bu ilişki, sistem kurulur ve işlerken gözden uzak tutulamaz. Aktüeryal hesaplarda bu ilişki belirleyicidir.
b-Mevcut Sistemin Yoksulluğa Karşı Koruma Sağlamaması
Önerinin reform gerekçeleri arasında sosyal güvenlik sisteminin temel amacının insanları yoksulluğa karşı korumak olduğu ancak mevcut sistemin yoksulluğu önlemek konusunda yeterince etkili olmadığı iddia edilmektedir. Mevcut sistemin kaynaklarını doğru kullanmadığı ve israf ettiği de iddia ediliyor. Ayrıca halen kamu kaynaklarının sosyal sigorta şemsiyesi altındakilere gittiği ve yoksullara yönelik yeterli sağlık korumasının da bu sebeple sağlanamadığı tespiti yapılmaktadır. Bu tespitler de doğru değildir. Sosyal sigortaya aktarılan kaynaklar, devletin garantörlük sıfatının bir gereği olarak ortaya çıkmaktadır. Sosyal yardım sistemine kaynak ayrılıp da bunun sosyal sigortaya aktarılması gibi bir durum mevcut değildir. Kaldı ki; sosyal güvenlik sistemi dünyanın hiçbir yerinde yoksulluğa karşı korumada tek bir araç değildir. Yoksulluğa karşı korumada sosyal güvenlik sistemi, diğer ekonomik ve sosyal politikalarla desteklenmelidir. Aksi taktirde tek başına sosyal güvenlik sistemi bu görevi yerine getiremez.
c-Sosyal Güvenlik Kurumlarının Finansman Açığının Ekonomi Üzerindeki Olumsuz Etkileri
Son On yıl içerisinde bizzat sosyal güvenlik sisteminin kendisinin ülke ekonomisinde istikrarsızlık yaratan ana sebeplerden birisi haline geldiği bir reform gerekçesi olarak ifade edilmektedir. Açıkların kapatılması için sosyal güvenlik kurumlarına yapılan transferlerin milli gelir içindeki payında meydana gelen artışa dikkat çekilmekte ve gelişmenin sorunun büyüklüğünü ortaya koyduğu iddia edilmektedir. Öneride sistemdeki açıkların büyüklüğü vurgulanmakta ve bunun mevcut sosyal güvenlik sisteminin yanlış kurgulanmış olmasından kaynaklandığı belirtilmektedir. Sosyal güvenlik sisteminin kamu borç stoku oluşmasına neden olduğu ve bu stokun faiz oranlarının yükselmesine ve geleceğe ilişkin belirsizliği artırarak ülkede enflasyonun yükselmesine yol açacağı da ileri sürülmektedir.
Hali hazırda devletin yoksullara yönlendirilmesi gereken kaynaklar sosyal korumaya en az ihtiyaç duyan kesimlere yönlendirilmekte olduğu da iddia edilmektedir. Kapsamlı bir sosyal güvenlik reformunun sosyal güvenlik sisteminin kamu açıkları üzerindeki baskısını azaltacağı vurgulanmaktadır.
d-Bütün Nüfusun Koruma Altına Alınmaması:
Halen işgücünün % 52'sinin (11 milyon kişinin) kayıt dışılık sebebiyle sosyal sigortalar kapsamı dışında kaldığı belirtilmekte ve nüfusun % 20'sinin efektif olarak sağlık güvencesi kapsamında olmadığı vurgulanmaktadır. Sosyal yardım ve sosyal hizmetlere ayrılan kaynakların yetersizliği, mükerrer yardımların mevcut olması ve bir kontrol ve takip sisteminin mevcut bulunmaması üzerinde durulmaktadır. Mevcut kaynakların ihtiyaç sahiplerine sağlıklı bir şekilde ulaştırılmadığı da bir gerekçe olarak ifade edilmektedir.
Hemen belirtelim ki bu ifade edilen hususlar fiili durumu ifade eder. Bu fiili durum ise sistemin iyi işletilememesinden doğmaktadır.
e-Mevcut Sosyal Güvenlik Kurumlarının Sorunları
Bir reforma gerekçe olarak mevcut sosyal güvenlik kurumlarının sorunları da gösterilmektedir. Erken emeklilik uygulamaları, prime esas kazancın düşük tutulması, kayıt dışı istihdamın yüksekliği, prim tahsilat oranının düşüklüğü, afla ödeme kolaylığı, gecikme cezalarına uygulanan aflar, prime esas kazanç sınırının düşüklüğü ve fon gelirlerinin yetersizliği sistemde gelir azaltıcı faktörler olarak kabul edilmektedir.
Erken emeklilik, prim ödenmeden yapılan sigorta ödemeleri, borçlanma, uzayan ortalama ömür, prim ile aylık arasındaki ilişkinin zayıflığı da gider artırıcı faktörler olarak kabul edilmektedir.
Sistemde aylık bağlama oranlarının yüksek olduğu, ödenen primlerin güncelleştirme sisteminin yanlış olduğu da iddia edilmektedir. Sistemdeki kuruluş çeşitliliğine ve koordinasyon ihtiyacına da dikkat çekilmektedir. Sistemin etkin çalışmasına mevcut hali ile imkan olmadığı vurgulanmaktadır. Sağlıkta ve sosyal yardım ve sosyal hizmetteki dağınıklığa işaret edilmektedir. Bütün bu sebeplerle sistemin sosyal güvenlik ihtiyacını karşılamakta yetersizliğine işaret edilmektedir.
2.Reformun Genel Çerçevesi
a- Amaç:
Gerekçesine göre sosyal güvenlik reformunun temel amacı adil, kolay erişilebilir, yoksulluğa karşı daha etkin koruma sağlayan, mali açıdan sürdürülebilir bir sosyal koruma sistemine ulaşmak olarak tespit edilmiştir. Bu amacı gerçekleştirecek şekilde sistem tek bir çatı altında yeni baştan inşa etme amacını taşımaktadır. Bu amaca ulaşmak için sistemin, teknolojinin ve özel sektörün imkanlarından azami olarak faydalanması öngörülmektedir.
b- Teşkilatlanma
Reform önerisi amaca ulaşmak için bir teşkilatlanma önerisi getirmektedir. Bu teşkilatlanma "Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı" teşkilatı çatısı altında toplamaktadır.
c- Kapsam
Tasarı uyarınca sosyal sigorta ve sağlık yardımı uygulamaları uzun vadeli sigorta ve kısa vadeli sigorta kolları olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları uzun vadeli; iş kazası, meslek hastalıkları, hastalık ve analık sigortası ise kısa vadeli sigorta kollarını oluşturmaktadır.
3- Türkiye Kamu-Sen'in Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanun Tasarısı İle İlgili Genel Görüşü
Sosyal güvenlik sisteminde karşı karşıya olduğumuz sonuç bizce, yıllarca yapılan hataların günümüzdeki faturası niteliğindedir. Geçmişte kamu, bu kurumların kaynaklarını kullanmış, istismar etmiş yada istismarına göz yummuştur. Bu kuruluşlar, siyasi popülizm kokan uygulamaların alanı olmuştur. Ancak günümüzde devletin yatırıma ayırdığı kaynaktan daha fazlasını sosyal güvenliğe ayırmasını sürdürmesini beklemek de mümkün değildir.
Hemen ifade edelim ki; sosyal sigorta sisteminde düzenlemelerin mali etkilerinin, kısa bir zamanda ortaya çıkmasını beklemek güçtür. Bunun için mesele ancak zaman içerisinde tutarlı ve kararlı bir politika ve uygulamalarla sonuç verecektir.
Biz, sistemde reform yapılırken birtakım ön şartların hayata geçirilmesi ile başlanmasının şart olduğunu düşünüyoruz.
Bu anlamda;
acilen gerçekleştirilmelidir. Böylece sistem ancak rayına oturmuş olacaktır. Bu gereklidir. Sistemin hizmet kalitesinin ve verimliliğinin yükseltilmesi için de çaba gösterilmelidir. Bu anlamda yaşlılık yaşına ulaşmadan yaşlılık aylığı alma, sosyal güvenlik destek primi ile çalışma, sosyal yardım zammı uygulaması gibi sosyal güvenlik tekniğine uymayan uygulamalara son verilmelidir.
Aslında sistemi mevcut hali ile koruyabilmek de mümkündür. Bunun için, aksayan yönlerinin düzeltilmesi, özellikle de sosyal sigorta tekniğine ters düşen kanuni düzenlemelerin kaldırılması şarttır. Sistemin sürdürülebilir olması için sisteme her türlü müdahalede aktüeryal etki değerlendirmesi öncelikle dikkate alınmalıdır. Aktüeryal dengeyi bozacak müdahaleler yapılmamalı; eğer yapılması gerekiyor ise bunun mali bedeli derhal bu kurumlara, kanunun yürürlüğe girdiği tarihte ödenmelidir. Bu ödeme yapılmadıkça kanun yürürlüğe girmemelidir.
Sistemde köklü bir reform yapılarak daha sürdürülebilir, daha çağdaş bir sistem kurmak için yola çıkılabilir.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı da hükümet programında ve acil eylem programında sosyal güvenlik sisteminde bir reform yapmayı planlamıştır. Tartışmaya sunulan öneri metni ve kanun tasarıları incelendiğinde gerçekte bir model önerisine dayanmaktadır.
Ülkemizde 1990'lı yılların başından itibaren tartışılmakta olan bir sosyal güvenlik meselesi mevcuttur. Kamuoyuna sunuluş şekli ile; bütçeden sosyal güvenlik kuruluşlarına aktarılan payın her geçen yıl büyüdüğü düşünüldüğünde meselenin bir an önce çözülmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Aksi taktirde bu sosyal güvenlik meselesi, ülke için hayati başka meselelere de kaynaklık yapacak; hatta bazı iddialara göre Türkiye Cumhuriyeti devletini iflasa sürükleyebilecek bir meseledir (!).
1990 yılından beri sosyal güvenlik meselesinin bir çok platformda tartışıldığı ve çözüm arayışlarının sürdürüldüğü gözlenmektedir. İşçi kuruluşları, esnaf kuruluşları, emekli kuruluşları ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı başta olmak üzere ilgili bütün çevrelerde sosyal güvenlik sistemindeki sıkıntıların ortadan kalkması, sağlıklı işleyen, asgari ölçüde de olsa bir tatmin sağlayan, devlet maliyesi üzerinde mali yük oluşturmayacak sürdürülebilir nitelikte bir sosyal güvenlik sistemi talebi gelmektedir.
Sosyal güvenlik sistemi için çözüm arayışları, sosyal güvenlik şuralarının toplanmasından tutun da milletlerarası seviyede çözüm arayışlarına varıncaya kadar ciddi boyutlara ulaşmıştır. Öyle ki ülkemizde sosyal güvenlik meselesinin çözümü için uzman insan gücü, bilgi birikimi ve kaynak yokmuş gibi Dünya Bankası'ndan krediler alınmış ve uluslar arası ihaleye çıkılarak Türk sosyal güvenlik sisteminde reform için milletlerarası kuruluşlara projeler ve çözüm reçeteleri hazırlatılmıştır. Bu arayışlar ilk somut sonucu 4447 sayılı Kanun ile 1999 yılında vermiş ve 1999'da Sosyal Güvenlik Reformu olarak adlandırılan bir reform yapılmıştır.
Reformun hayata geçirilmesinin üzerinden beş yıl geçmiş olmasına rağmen soysal güvenlik sisteminden kaynaklanan rahatsızlıklar sona ermemiştir. Sistemin kamu maliyesi üzerindeki yükü Türk hazinesini etkilediği kadar, milletlerarası kuruluşların da dikkatini çeker hale gelmiştir.
Mevcut hükümet kendi programında ve acil eylem programında da yer verdiği üzere bu meseleye köklü bir çözüm getirmek maksadı ile işte bu kritik dönemde sosyal güvenlikte yeni bir reform projesini tartışılmak üzere kamuoyunun bilgisine ve görüşüne sunmuştur.
Devletin sosyal güvenlik sistemine garantör sıfatı ile yaptığı katkılar gittikçe büyümektedir. Bu doğrudur. Bu gerçek 1999 yılında kabul edilmiş ve tedbiri 4447 sayılı kanun ile alınmıştır. Yaşlılık aylığı alma yaşı, yaş yükseltilerek getirilmiş, prim ödeme gün sayısı ve prim miktarları artırılmış, aylık bağlama oranları düşürülmüş, protezlerden dahi katkı payı alınmaya başlanmıştır. Bilinmektedir ki; bu tedbirler en az on yıl sonra sonuçlarını vermeye başlayacaktır. Ancak şimdi herkes elini vicdanına koyup düşünmelidir. Bu kanun beş yıldan beri ne kadar uygulanabilmiştir? Kanunda kaç defa değişiklik yapılmıştır ve popülizm hastalığından kaynaklanan ne gibi uygulamalar (prim afları, prim düşürmeler gibi) tekrarlanmıştır?
Bu yanlışlar ortada iken; yapılan tüm bedelinin sigortalılara çıkarılarak "sosyal güvenlik sisteminin mevcut yapısı ülke ekonomisinin geleceğini ve toplumsal barışı tehdit etmektedir" tespiti yapılabilmektedir.
Sosyal sigorta kurumlarına mevcut devlet desteğinin makro ekonomik istikrarsızlığa yol açarak yoksulluğu artırdığı tespiti de bir saptırmadır. Çünkü bu tespitte batık bankalara gidenler, hortumlanan devlet kaynakları, popülist alt yapı yatırımları, üretim ve yatırımcıyı küstüren politikalar, ülkenin dış pazarlarla frensiz bir şekilde bütünleştirilmesi göz ardı edilmektedir. Ekonomideki bütün hataların faturasını sosyal sigorta açıkları ile örtmek gibi bir yanlışla karşı karşıyayız. Kaldı ki devlet bu desteği sosyal güvenliğe kaynak ayırmak maksadı ile yapmamaktadır. Devletin desteği, sisteme garantör olmanın bir gereği olarak yapılmaktadır. Bütçeden aktarılan bu kaynaklar aynen dış ve iç borç ödemlerine giden paralar gibi aynı niteliktedir. Sistem eğer popülist nitelikli siyasi müdahalelere uğramamış olsaydı devlet bütçeden bu kaynağı ayırmaktan kurtulabilecekti.
Sistemin sürdürülebilir hale getirilmesi, bütün vatandaşlara eşit koşullarda ve hak ettikleri kapsam ve kalitede sosyal koruma olanağı sağlanmasının amaçlandığı iddia edilmektedir. Ancak bunun nasıl sağlanacağı; devletin bu alanda ne miktarda kaynak aktaracağı, sistemin sürdürülebilir olacağı iddiasının delilleri tasarıda yer almamaktadır.
Önümüzdeki 20 yılda "bağımlı nüfusun azalacağı, çalışabilir nüfusun artacağı bir dönem olacağına" göre niçin sistemde hakların kısıtlanmasına, yükümlülüklerin artırılmasına yönelik bir reform önerisi ile ortaya çıkmaktadır? Bunu anlamak da mümkün değildir. Tespitler kendi içinde çelişkili önermelerle dolu durumdadır.
Kaynakların etkili ve doğru kullanılmadığı doğrudur. Ancak önerilen sistemde de kaynakların etkili kullanılacağını garanti eden hususlar bulunmamaktadır. Sistemin özerkliği sağlanmadıkça siyasi iktidarların müdahalesi nasıl önlenecektir? Günümüze kadar sistemin finansmanından kaynak israfına yol açan uygulamalarda siyasi müdahalelerin payı nedir? Bu sorular üzerinde yeterince durulabilmiş değildir.
Sistem yeniden yapılandırılacaktır. Tek çatı altında, adı "Sosyal Koruma Kurumu Başkanlığı" olan dev bir kamu kurumu ile karşı karşıya kalınacaktır. Bu kurumun mesela nüfus işleri ile ilgili genel müdürlükten bir farkı olacak mıdır: sistemin özerkliği kağıt üzerinde bir özerklik iken bundan da vazgeçilmekte midir?
Sonuçta bütün gerekçelerle perdelenen gerçekler şunlardır:
Bu reform önerisinin finansman boyutu öneride hiç yer almamaktadır. Sistem yeni bir teşkilatlanma öngörmektedir. Bu teşkilatlanmanın temelinde çok büyük bir bilgi işlem alt yapısı kurulacaktır. Mevcut kurumların elemanları ile bu ihtiyacın karşılanması ne ölçüde mümkün olacaktır? Aktüeryal hesapların yapılmasını mümkün kılacak veriler teklifte bulunmamaktadır.
Gerek teşkilatlanma gerekse bilgi işlem alt yapısı ve en tepeden en uç hizmet birimlerine kadar ulaşacak elektronik bilgi işlem ağının hangi finansmanla sağlanacağı öneri metninde yer almamaktadır.
Devlet bu kadar büyük bir reformu, hangi kaynaktan finanse edeceğini de açıklamalıdır. Aksi taktirde bu reformun başarı ile gerçekleştirilemeyeceği iddiası haklılık kazanır.
Bu reformun gerçekleştiğini var sayalım. Karşımıza çıkması muhtemel bazı sıkıntılar nasıl çözülecektir?
Türkiye çapında tek hizmet uçlarından, hizmet sürdürecek bir sistem Türk Telekom alt yapısının da buna paralel olarak kurulmasını gerekli kılmaktadır. Zira sistem hem sosyal sigorta hem sağlık sigortası hem de sosyal yardım hizmetlerinin tek bir merkezden halka ulaştırılmasını öngörmektedir.
Burada olabilecek tıkanıklıklar nasıl çözülecektir? Nitelikli teknik elemanların bütün hizmet noktalarına yetiştirilerek istihdam edilmesi nasıl sağlanacaktır? Sistem mevcut şartlarda finansal açık vermeyecek midir? Dokuz bin güne çıkarılmış prim ödeme gün sayılarını hizmet akdi ile çalışan kişiler nasıl sağlayabileceklerdir? Sağlık sigortasının özel sektöre açılması ve hizmet satın alınmasından doğan riskler nasıl önlenecektir? Sosyal yardım ve sosyal hizmetlerin özel sektöre açılmasının riskleri nasıl göğüslenecektir? Devlet kayıt dışılığı ve istihdamdaki gerilemeyi önlemek için ne gibi tedbirler alacaktır? Sistemde teftiş sistemi göz ardı edilmiş gözükmektedir. Teftiş ayağı göz ardı edilmiş bir sistem nasıl sağlıklı işleyecektir? Kayıt dışı ekonomi ve istihdam odaklı olmayan ekonomik politikalar sürdüğü sürece bu önerilen reform nasıl gerçekleştirilecek ve kalıcı olacaktır?
Taslakta öngörülen önerinin özünde, bu günkü durumun faturası tamamen mevcut sisteme ve iştirakçilere kesilmektedir. Sistemdeki tıkanmanın en büyük sebebinin son 15 yılda hükümetlerin popülist kararları ve yanlış uygulamaları olduğu göz ardı edilmiştir. İştirakçilerin ödedikleri primlerin sigortalılara dönüşüne izin vermeyip, bütçe açıklarını kapatmakta kullananlar siyasi iktidarlardır. Bu nedenle öneride yoksullara gitmesi gereken kaynağın, sigorta açıkları için kullanıldığı tespiti gerçekçi değildir.
Ülkede çalışan, çalışmayan, varlıklı, yoksul tüm nüfus için tek bir kurum kurulacaktır. Bu (şimdilik) 70 milyon kişinin sorunlarının tek bir bakanlık çatısı altında çözülmeye çalışıldığı dev bir kurumsal yapı anlamına gelmektedir. Yeni sistemle oluşturulacak bu yapının yeni bir bürokrasi yumağı haline getirilmesi mutlaka önlenmeli sistemin özerkliği korunmalıdır. Bir bakanlığa bağlanacak olan sistemde, popülist ve keyfi uygulamaların önüne geçmek için uygulanacak tedbirler açıkça belirlenmelidir.
Getirilmesi öngörülen sistemde, emekliliği hak edebilmek için prim ödeme gün sayısının 9 bine emeklilik yaşının da kademeli olarak 68'e çıkarılması söz konusudur. Bütün bunlara ek olarak aylık bağlama oranlarındaki azalmalar dikkate alındığında emekli maaşlarının yaklaşık yüzde 50 oranında azalacağı sonucu çıkmaktadır. Ancak prim ödeme gün sayısı artırılacağı için emeklilerin alacakları maaşlar cari olarak azalmayacaktır. Bu bir anlamda göz boyamadır. Sosyal sigortalarda haklar kısıtlanmakta, yükümlülükler ise artırılmaktadır. Oysa reform, hakların geriletildiği değil daha da ileri götürüldüğü bir kavram değil midir? Bu nedenle en azından hakları geri götürmeden bazı düzenlemelere gidilmesi bir gerekliliktir. Kaldı ki; iş güvencesinin olmadığı, işsizliğin sürekli arttığı ve yatırımların azaldığı bir ortamda iş piyasasında 9 bin gün ödenmiş primi olan çalışan bulmak gelecekte imkansız gibi görünmektedir. Emeklilik yaşının ilerleyen yıllarda 68'e çıkmasıyla birlikte emekli olmak neredeyse imkansız hale getirilmektedir. İstihdam odaklı politikalar uygulanmadan, iş güvencesinin olmadığı bir ortamda önerilen sistemin etkili olması mümkün değildir.
Sağlık hizmetlerinin özel sektörden satın alınması büyük sorunlar doğuracaktır. Mevcut uygulamada dahi yapılan yolsuzluklar ürkütücü boyutlara ulaşmışken, tüm hizmetlerin özel sektörden sağlanmasının sonuçları ülkemiz açısından büyük sorunlar doğurabilir.
Sağlıkta Dönüşüm Projesi adı altında yürütülen devir ve finansman sağlama politikaları ile sağlık hizmetlerinin ticari bir mala dönüştürülmesi, katkı paylarının artırılması giderek yoksulluğu ve sağlık maliyetlerini artıracaktır.
Hastanelerin (muhtemel) yerel yönetimlere devredilmesinin ardından, etkin ve yeterli sağlık hizmeti sunulması ülkemiz şartlarında imkansız hale gelecektir. Sağlık hizmetlerinin özel sektörden satın alınması iletişimsizlik, denetimsizlik, kurumların ve sağlık personelinin bölgelere dağılımında adaletsizliklerin ortaya çıkmasına neden olacaktır.
Sosyal güvenlik kurumlarının ve devletin sağlık hizmeti üretmemeleri sonucunda fiyatlar tamamen özel sektör tarafından belirlenecektir.
Sağlık hizmeti üretmek yerine daha büyük maliyetlerle piyasadan satın alınacaktır.
Temel teminat paketinde bulunacak yardımların yönetmelikle belirlenecek olması, gelecekte sağlık hakkının korunması konusunda şüpheler uyandırmaktadır. Çünkü ileride kapsam, istenildiği gibi daraltılabilecektir.
Taslakta yer alan önerilere getirdiğim eleştiriler ışığında yeni bir sosyal güvenlik sistemi için uygulanmasını zorunlu gördüğüm şartlar ise kısaca şöyle :
C- KANUN TASARISININ MADDELERİ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİMİZ
1-Uzun Vadeli Sigortalar İle İlgili Maddeler
Sistem emeklilik rejiminin teke indirilmesini öngörmektedir. Mevcut SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nın emeklilik ile ilgili sistemleri yeni emeklilik sistemi ile tek bir sosyal güvenlik kurumu başkanlığı şemsiyesi altında yeniden yapılandırılacaktır. Uygulanan basamak, derece ve gösterge sisteminin kaldırılması öngörülmektedir.
Mevcut sigortalıların kademeli bir şekilde yeni sisteme geçirileceği ancak emekliliğe esas hakların ve normların aynen korunması kabul edilmektedir. 2035 yılından itibaren emekli aylığına esas emeklilik yaşının kademeli bir şekilde artırılması öngörülmektedir.
Sistem, yaşlılık aylığına esas prim ödeme süresinin 9000 güne, kısmi emeklilikte prim ödeme gün sayısını da 5400 güne yükseltmektedir. (halen SSK da 4500 gündür).
Yeni sistem malullük aylığına hak kazanmak için 1800 gün olan (SSK ve Bağ-Kur'da) pirim ödeme gün sayısını 3600 güne yükseltmektedir. Yeni sistem prime esas kazançta taban ile tavan arasındaki oranı da 5 den 6,5 kata yükseltmektedir. Pirime esas taban ücreti de kanuni asgari ücret olarak değiştirilmektedir. Yeni sistem prim oranlarında da bir yükseltme yapmaktadır. Sistem fiili hizmet zammı, itibari hizmet zammı gibi sigortalılara ek süre kazandıran durumlar için ek prim alınmasını (% 20 yerine % 25 olmasını) öngörmektedir. İsteğe bağlı sigorta primi % 32.5 olarak belirlenmekte, yani % 2,5 oranında artırılmaktadır.
Buna göre hazırlanmış olan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu Tasarısı'nda gördüğümüz eksiklik ve sakıncalar şöyledir :
Madde 4 : Emeklilik ile ilgili hükümlerde Tasarı'nın 4. maddesi tasarı uyarınca sigortalı sayılacak olanlar tanımlanmıştır. Buna göre kanun tasarısında "..işçi sendikalarının yönetim kurullarına seçimle göreve getirilenler.." de sigorta kapsamına alınmışken; memur sendikalarının yönetim kurulu üyeleri sigortalı kapsamına alınmamıştır. Bu büyük bir eksiklik olmanın yanı sıra memur sendikalarını yok saymak anlamına da gelmektedir. Bu nedenle, tasarının 4. maddesinin ikinci fıkrasının ikinci paragrafına "4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu'na göre memur sendikalarının yönetim kurullarına seçimle göreve getirilenler sigortalı sayılır." ifadesi eklenmelidir.
Madde 7 : Tasarının 7. maddesinin (c) bendinde sigortalılık, kamu görevlileri için göreve başladıkları tarihten itibaren başlatılmak istenmektedir. Oysa kamu görevlilerinin bir göreve atanmaları ile göreve başlama tarihleri arasında farklılıklar olabilmekte, uzak bölgelerde göreve başlayacakların, yol izni alarak göreve atanma tarihleri ile göreve başlama tarihleri arasında uzun zaman aralığı bulunabilmektedir. Bu nedenle kamu görevlilerinin sigortalı olmaları için göreve atandıkları tarih baz alınmalıdır.
Madde 16 : Tasarıda, analık halinin, gebeliğin anlaşıldığı tarihten başlatılması düşünülmektedir. Oysa gebeliğin başladığı tarihin, analık halinin de başlayacağı tarih olması gerekmektedir.
Madde 19 : Tasarının bu maddesi ile 506 sayılı SSK Kanunu'nun 16. maddesinde sigortalılara tanınan haklar geriletilmektedir. Ayrıca hastalık ve kadının analığı halinde, kurumun sağlayacağı yardım ve ödeneklerden faydalanmayı doğumdan önceki bir yıl içinde en az 90 gün prim ödemiş olma şartına bağlamaktadır.
Madde 21: Tasarının bu maddesi sürekli iş göremezlik gelirinin hesaplanmasını düzenlemektedir. Buna göre "..sürekli kısmi veya sürekli tam iş göremez durumdaki sigortalı, başka birinin bakımına muhtaç ise bu şekilde tespit edilen gelir yüzde 10 artırılır." denmektedir. Oysa 506 sayılı SSK Kanunu'nda bu durumlarda sürekli iş göremezlik ödeneğine eklenen oran yüzde 50 olarak belirlenmiştir. Görülüyor ki; tasarının bu maddesi mevcut SSK Kanunu ile tanınmış olan bu hakkı geriletmektedir.
Madde 22 : Sürekli iş göremezlik gelirinin başlangıcının belirlendiği tasarının 22. maddesinin (b) bendindeki ifadenin "...olayın meydana geliş tarihini takip eden ay başından..." olarak değiştirilmesi, hak sahiplerinin mağduriyetini giderecektir.
Madde 31 : Emeklilikle ilgili hükümlere göre kimlerin malul sayılacağının belirlendiği tasarının 31. maddesine göre .." iş kazası veya meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücünün en az yüzde 66'sını kaybettiği Kurum Sağlık Kurulu'nca tespit edilen sigortalı..." malul sayılmaktadır. Ancak; 506 sayılı SSK Kanunu'nun 53. maddesi, mevcut durumda malullük oranını yüzde 60 olarak belirlemiştir. Burada da mevcut hakların geriletilmek istendiği görülmektedir.
Madde 33 : Bu madde malullük aylığından yararlanma şartlarını belirlemektedir. Tasarıya göre malul sayılanların, malullük aylığından faydalanabilmesi için "...en az 3600 gün malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemiş olması..." şartı getirmektedir. Halen yürürlükte olan SSK Kanunu'nun 54. maddesine göre malullük aylığından yararlanma şartı 1800 gün pirim ödemiş olmak veya en az 5 yıldan beri sigortalı bulunup, sigortalılık süresinin her yılı için ortalama olarak 180 gün -toplam 900 gün- malullük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemiş olmasına bağlıdır. Buna göre tasarı ile malullük aylığından faydalanmak için 1800 olan prim ödeme gün sayısı 3600 güne çıkarılmaktadır. Bunun yanında en az 5 yıldan beri sigortalı ve her yıl için en az 180 gün pirim ödemiş olma şartı tamamen kaldırılarak mevcut haklar burada da geriletilmektedir.
Madde 38 : Tasarıya göre emeklilik hakkının kazanılması için en az 9000 gün pirim ödeme şartı getirilmektedir. Oysa 1999 yılında yapılan düzenleme ile bu şart 506 sayılı kanunun 60. maddesi ile 7000 gün olarak belirlenmiştir. Bu tasarıya göre emekli olabilmek için, mevcut durumundan 5,5 yıl daha fazla prim ödeme şartı getirilmektedir. Gerek ülkemiz gerekse dünyamızdaki işsizlik oranları ve iş piyasaları incelendiğinde özellikle Türkiye'de 9000 gün prim ödemenin ne denli zor olduğu görülecektir. Bu madde ile mevcut hakların geriletilmesinin yanı sıra emekli olabilmek tam anlamıyla imkansız hale getirilmek istenmektedir. Anlaşılan odur ki; sürekli hakları kısıtlayarak ve gerileterek, sistemde oluşan açıkların faturası tamamen çalışana çıkarılmaktadır.
Madde 39 : Tasarının 39. maddesi ile getirilen hüküm emeklilik aylığı bağlanma oranlarını azaltmaktadır.
Madde 44 : Ölüm aylığının bağlanma şartlarının belirlendiği bu madde ile 506 Sayılı SSK Kanunu'nun 66. maddesinde verilen bu haktan faydalanmak için en az 5 yıldan beri sigortalı ve her yıl için en az 180 gün pirim ödemiş olma şartı tamamen kaldırılarak, mevcut haklar burada da geriletilmektedir.
Madde 110 : Tasarının bu maddesi ile prime esas kazancın içeriği genişletilerek, "...her türlü ödeme, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkaktan sigortalıya yapılan ödemelerin brüt toplamı esas alınır..." denmektedir. Bu başka bir deyimle prime esas kazançların yükseleceği, dolayısıyla da prim ödeme miktarlarının büyük artışlar göstereceği anlamına gelmektedir.
2- Genel Sağlık Sigortası İle İlgili Maddeler
Genel Sağlık Sigortası sağlık hizmetlerini finansman modellerinden biridir.Toplumun tümünü kapsamına almayı hedefleyen sosyal sağlık sigortacılığı anlayışına Genel Sağlık Sigortası denilmektedir.Bir çok ülkede çeşitli şekillerde sağlık sigortası,sosyal sağlık sigortası veya genel sağlık sigortası uygulamaları ile karşılaşmak mümkündür.
Sağlık hizmetlerinin finansmanında çeşitli şekillerde uygulanan sağlık sigortaları yanında,sağlık hizmetinin tamamen Genel Bütçeden karşılandığı, tümünü hizmet alanının cebinden ödediği veya bunların değişik şekillerde birlikte uygulandığı sitemler mevcuttur.
Hükümetin hazırlamış olduğu bu kanun tasarısını da sosyal sigorta hizmetlerinin ve sağlık hizmetlerinin finansmanında kişilerden kesilen primlere dayalı bir sistem anlayışı olarak değerlendirmek gerekir.
Öncelikle genel olarak yapılan bir yanlışa dikkat çekmek istiyoruz.Bu sigortaların adı sağlık sigortası olmasına rağmen uygulamalarda görüldüğü gibi ve işin doğası gereği aslında adı hastalık sigortası olmalıdır.Çünkü sigorta mantığında risk paylaşımı esastır.Sağlık alanında risk hastalık olarak kabul edildiğine göre sigortanın karşıladığı da hastalıkların tedavisidir. Bu nedenle sistem tümüyle sağlık hizmetlerini finanse etmeye yönelik değildir,sadece hastalıkların tedavisini finanse etmeye yöneliktir.Bunu bilmek gerekir.
Bilindiği gibi ülkemizde sağlık hizmetlerinin finansmanında çeşitli kaynaklar kullanılmaktadır. Genel bütçeden karşılanan sağlık harcamaları Türkiye'deki sağlık harcamalarının %40'ını oluşturmaktadır. Sağlık harcamalarının %28'i hala cepten karşılanmaktadır. Sağlık harcamalarının %31'i ise kişilerden toplanan sigorta primlerinden karşılanmaktadır. Bilindiği gibi ülkemizde üç büyük sosyal sigorta kurumu (SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı) faaliyet göstermektedir. Bu kuruluşlar milletimizin değişik kesimlerini kapsamına almıştır. Teorik olarak T.C. vatandaşı olan tüm insanlarımızın bu kuruluşlardan birinin kapsamına girmiş olması gerekir iken hala bu kuruluşlara üye olmayan ve güvence kapsamında olmayan vatandaşlarımız vardır. Güvence kapsamında olanların ise ödedikleri prim miktarında ve yararlandıkları hizmetlerde farklılıklar vardır.
Bu genel tespitlerden sonra Hükümetin Genel Sağlık Sigortası Kurumu kurma girişimi değerlendirildiğinde; olaya bir siyasi tercih olarak bakılabilir.Uzun süredir tartışılan genel sağlık sigortası kurulması girişimi IMF nin isteği ile hazırlanılmış ve TBMM ne gönderilmiştir.Sosyal güvenlik kuruluşlarının açıklarının artması ve Hazineden aktarılan kaynakların artması üzerine IMF telaşa düşmüş ve bu tasarının hazırlanmasının görüşmelerin sürdürülmesi için ön şart olarak sürmüştür.Sosyal güvenlik kuruluşlarının açıkları ve bu açıkların nedenleri ne olursa olsun görülen bu tasarı öncelikle Hazineden sosyal güvenlik kuruluşlarına kaynak aktarımını önlemek için hazırlanmıştır.Sistemin tamamen kişilerden veya işverenlerden kesilen primlerle finanse edilen bir duruma gelmesi istenmektedir. Bu nedenle Hükümetin tedavi hizmetlerinin finansmanında model olarak Genel Sağlık Sigortası sistemini tercih ettiğini kabul edip tartışmayı da buna göre yapmak gerekir.
Öncelikle bu tercihin genel boyutuna bakıldığında; Hükümetin sağlık hizmetlerinin tedavi hizmetlerinin finansmanını kişilerden prim toplamaya dayalı Genel Sağlık Sigortası aracılığı ile yapmak istediği anlaşılmaktadır. Bu durum genel bütçeden sağlığa ayrılan kaynakların azaltılması yani Hükümetin sağlığa ayrılan payı azaltmak istemesinin bir göstergesidir.
Beraberinde Hükümetin sağlık hizmetlerinin sunumundan da çekileceğinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilinir.Çünkü kanun tasarısında sigortanın kendisinin sağlık hizmeti üretmeyeceği belirtilmektedir.Var olan SSK ya bağlı sağlık kuruluşlarının Sağlık Bakanlığına devredildiğini biliyoruz.Sağlık Bakanlığı daha sonra bu kuruluşların mahalli idarelere devredileceğini belirtmektedir.Diğer taraftan birinci basamakta aile hekimliği sistemine geçilmek istendiğini de biliyoruz.Tüm bu gelişmeler sağlık hizmet sunumunun tümü ile özel sektöre bırakılmak istendiğini göstermektedir.
Tedavi hizmetlerinin bile bir kısmını kapsamına almayan bir kısmının da kulanım sayısına kısıtlamalar getiren ve % 20 ye kadar katılım payı öngören bu tasarı sağlık hizmetlerinden dar ve sabit gelirlilerin yararlanımını engelleyen bir tasarıdır.Sağlık hizmeti almak için her başvuruda o yılki asgari ücret kadar cepten ödeme yapılması hizmetten yararlanımı kısıtlayan,yoksul kişilerin sağlık kuruluşuna başvurularını engelleyen bir durum olacaktır.
Bu tasarı özel sağlık sigortalarını teşvik etmektedir.Çünkü bazı hizmetlerin güvence kapsamına alınmayacağı,bazı hizmetlerin ise kullanım sayısı veya kullanım süresine kısıtlamalar getirileceği belirtilmektedir.Bu durumda kişiler sağlık hizmetinden yararlanmak için başka güvenceler aramak zorunda kalacaklardır.Bu boşluğu ise parası olanlar için özel sağlık sigortaları dolduracaktır.Sağlık Bakanlığının sağlıkta dönüşüm programında da özel sağlık sigortasını teşvik edeceklerini belirtmesi olacaklar için başka bir kanıttır.
Bu durum sağlık hizmetlerinin özellikle de temel sağlık hizmetleri kapsamındaki koruyucu hizmetlerin sunumunu olumsuz etkileyecek ve dolayısı ile halkın sağlık düzeyini bozabilecek bir durumdur.Çünkü yukarıda da belirtildiği gibi bu sistem sadece bir kısım tedavi hizmetlerini finanse edecektir.Diğer hizmetlerin kim tarafından verileceği ve nasıl finanse edileceği belirsizdir.
Kanun tasarısının detayına bakıldığında Madde 87'de sağlanan sağlık hizmetlerinden bahsedilmektedir.
Anlaşılan kurulacak olan genel sağlık sigortasının sağlığı geliştirici ve genel sağlığı koruyucu hizmetleri finanse etmeyeceğidir.Finanse etmesi de sigorta mantığı açısından beklenecek bir durumda değildir. 87. maddenin a fıkrasında kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetlerinin sigorta tarafından karşılanacağı belirtilmektedir."Kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri" kavramı ile ne kastettiği belli değildir.Eğer bu bilinen kişiye yönelik koruyucu hizmetler kavramının yerine kullanılan bir ifade ise, kişiye yönelik koruyucu hizmetlerin çok geniş bir hizmet grubunu kapsadığına dikkat etmek gerekir.Genel olarak kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri en az yedi farklı hizmeti kapsar(erken tanı, beslenmenin düzenlenmesi,aile planlanması,bağışıklama gibi) .Bu hizmetlerin hepsinin güvence altında olduğu belirtilmektedir.Bu ifadenin bilinçli kullanılmadığını düşünüyoruz.Bu durum çok tartışmaya neden olacak bir durumdur.Bu nedenle bu hizmetlerden gerçekte ne kastedilmek isteniyor ise onlar tek tek belirtilmelidir.
Tedavi hizmetlerinde özellikle dış sağlığı hizmetlerinde kısıtlamalar olacağı ve 87. maddenin d bendinde belirtildiği gibi 15 yaşından büyüklerde bu kısıtlamaların çok fazla olacağı,dişte cerrahi tedavilerin, inplantasyonların, 15-60 yaşları arsındaki kişilerin dış protezi yaptırmalarını kapsamayacağı anlaşılmaktadır.
Aile planlaması yöntemleri,kaplıca tedavisi gibi bir çok uygulamanın da kapsam dışı olacağı anlaşılmaktadır.
87-e'de aşıların da genel sağlık sigortasından karşılanacağını belirtmesi ise son derece yanlıştır.Özellikle genişletilmiş bağışıklık programında yer alan aşılar(kızamık, verem, tetanoz, çocuk felci gibi) ücretsiz olarak her çocuğa yapılması gereken ve bu zamana kadar yapılan aşılardır. Bu aşıların bundan sonra sigortalılara yapılmasının sigorta tarafında karşılanması genişletilmiş bağışıklık programlarını olumsuz yönde etkileyecektir.Bu durum bu hastalıkların daha fazla görülmesine neden olabilir.
Bunlardan daha önemlisi diğer hizmetlerin kullanımı ile ilgili olarak ve kullanım sayısı ile ilgili bir takım kısıtlamalar getirilecek olmasıdır. Sigortacılık uygulamalarında "Temel teminat paketi" olarak adlandırılan ve hangi hizmetlerin karşılanacağını,hizmetlerin sıklığı ve kullanım sürelerini belirten listenin kapsamının Kurumca düzenleneceği belirtilmekte,buna göre sigortanın sağlayacağı sağlık hizmetlerinde birtakım sınırlamalar olacağı anlaşılmaktadır.Bu hizmetlerin belirlenmesinin maliyet-etkinlik,maliyet-fayda kriterlerine göre yapılacağını belirtmek daha vahim bir durumdur.Buna göre Kurum her sene hangi hizmetlerden yararlanabileceğimizi yeniden düzenleyebilecek.İsterse bazı hizmetleri karşılamıyorum diyebilecek.Örneğin göz muayenesini veya herhangi bir ilacın parası ödemiyorum diyebilecektir.
Bir hizmetten yılda kaç kez yararlanabileceğimizi de belirleyecektir.Buna göre kaç kez muayene olacağımızı söyleyecek,daha fazla hasta olursanız muayene ücretini kendiniz ödeyeceksiniz diyebilecektir.Veya böbrek yetmezliği olan hastanın kaç kez diyalize gireceğini belirleyecek,daha fazla diyalize girmeniz gerekir ise parasını ayrıca ödemek zorunda kalacaksınız. Paranız yoksa ihtiyacınız olan hizmetten yararlanamayacaksınız.
Tüm bu durumlar karşısında imkanı olan kişiler sağlıklarını güvenceye almak için özel sağlık sigortası yaptırmaya mecbur olacaklardır.Sağlık Bakanlığı da "Sağlıkta Dönüşüm" adını verdiği programında özel sağlık sigortasını teşvik edeceklerini belirtmektedir.Böylece insanlarımız özel sağlık sigortalarına ayrıca yüksek primler ödeyecektir.Parası olmayan ise hizmetten yararlanamayacaktır.
Tüm bu düzenlemeleri çok sakıncalı buluyoruz. Böyle bir düzenleme Hükümetin sağlığa bakış açısının ne kadar yanlış olduğunu göstermektedir.Bu şekilde verilen sağlık hizmetleri milletimizin sağlık hizmetlerinden yararlanmasında kısıtlamalar getirecek ve sağlık düzeyinde gerilemeye neden olacak bir durumdur.Bu durumda imkanı olan kişiler sigorta dışında cepten harcamalar yapmak durumunda kalacaklar,imkanı olmayan kişiler ise bu hizmetten yararlanamayacaktır.
Bu durum aynı zamanda sosyal devlet olma ilkesine de aykırı olan ve sosyal barışı da bozan bir durum olacaktır.
Madde 88'de kurumca karşılanmayacak hizmetleri belirtmektedir. Buna göre;estetik amaçlı operasyonlar,tüp bebek gibi çocuğu olmayanların çocuk sahibi olmasına yönelik işlemleri ve alternatif tedavi yöntemleri yani akapunktur tedavileri karşılanmayacaktır.
Madde 93 katılım paylarını düzenlemektedir.
Bu düzenleme de amacını aşan bir düzenlemedir. Poliklinik muayenesinde her yıl yeniden belirlenmek üzere, bu yıl için iki milyon TL(2YTL),
İlaç gibi hizmetlerden ve ayaktan tedavide kullanılacak her türlü cihazdan % 20 ye kadar katkı payı alınacağı belirtilmektedir.
Ayaktan tedaviler de diğer sağlık hizmetlerinde % 3-6 katkı payı alınacağı,her defasında bu miktarın o yılkı net asgari ücreti(şimdilik 400 milyon) gecemeyeceği belirtilmektedir.
Katkı payları hizmet alımı sırasında kişi tarafında sağlık kuruluşuna yatırılacaktır.
Bu derece yüksek olan katkı paylarının amacı gereksiz kullanımı ortadan kaldırmak olamaz.Olsa olsa sağlık hizmetlerinden para kazanmanın veya parası olmayanın sağlık hizmetlerinden yararlanmasının kısıtlaması olur. Bu tür katkı payları hizmetten yararlanmayı önemli oranda etkileyen caydırıcı faktörlerdir.Katkı payının alınması hizmete başvuruları azaltıcı veya geciktirici bir etki yaratacaktır. Prim ödeyen dar ve sabit gelirlilerden ayrıca katkı payı alınmamalıdır.
Madde 94'ün d bendinde belirtilen kontrollerden katkı payı alınmayacağı ifadesi de açılması gereken bir durumdur.Kontrol muayenesi neyi kabul edeceğiz? Bunun kriterleri belirlenmelidir.Aksi halde sürekli tartışmaya neden olacak bir durumdur.
Madde 95 birinci basamak olarak aile hekimini belirlemekte,sevk sistemini tanımlamakta sevk kurallarına uymayanların sağlık hizmeti giderlerinin karşılanmayacağını belirtmektedir. Oysa ki aile hekimliğinin pilot uygulaması bile hala başlamamıştır.Ne zaman başlayacağı ve ne zaman Ülke genelinde yaygınlaşacağı belli değil iken yapılan bu düzenlemenin niyeti de anlaşılmamıştır.Tasarının geçici 5.maddesinde aile hekimliğine geçilmemiş olan yerlerde ilk başvuru yerlerinin kurumca belirleneceği belirtilmiş olsa da,bu düzenlemenin de yeni karışıklıklara neden olacağı anlaşılmaktadır.Bilindiği gibi hala 224 sayılı yasaya göre Ülkemizin birinci basamak sağlık kuruluşu sağlık ocaklarıdır.Şu an 6050 sağlık ocağı Yurt genelinde yaygınlaşmış olarak faaliyet verir iken,bunları yok saymak unutkanlık mıdır?Yoksa amaç yeni belirsizlikler oluşturmak mıdır?
Madde 96'da hizmet veren sağlık kuruluşlarının başvuran kişinin sigortalı olup olmadığını, primlerini ödediğini kontrol etmekle ve yerleşim bilgilerini kuruma bildirmekle görevlendirmektedir.Bu kontrol sağlık kuruluşlarının görevi olmamalıdır.Sağlık kuruluşları kişiler arasında ayırım yapmadan sağlık hizmeti vermekle görevlidir.Bu durum sağlık kuruluşlarını kişilerle karşı karşıya getirir.Ayrıca bu kontrollerin yapılması için tüm sağlık kuruluşlarının sosyal güvenlik kuruluşlarının kayıtlarına girebilmesi için alt yapının da hazır hale getirilmesi gerekir.
Madde 98'de her sağlık hizmetinin karşılanacak tutarını belirlemeye kurum yetkilidir demektedir.Bunu fiyatlandırma komisyonu aracılığı ile yapacağını belirtmektedir.
Madde 99 Kurumun bu hizmeti yurt içinde ve dışında her tür sağlık hizmeti sunanlarla yapacağı sözleşmeyle temin edeceğini belirtmektedir.Sözleşme yapmakta ihale kanununa tabi olmayacak, serbestlik hakkına sahip olacaktır.
Kurumla sözleşmesi olmayan hizmet sunucularda alınan hizmetlerde sözleşmeliye ödenen miktarın % 70 ine kadar ödeme yapacağını belirtmektedir. Kendisi sağlık hizmeti üretmeyecek.
Madde 107 işverenin hatasından veya gerekli önlemleri almamasından doğan sağlık harcamalarını işveren tarafından,madde 106 ise kasten veya suç sayılacak bir nedenle sigortalının sağlık hizmeti almasın neden olan üçüncü şahıslardan alınacağını belirtmektedir.Keyfi değerlendirmelere açık olan bu madde ile kişiler cezalandırılacaktır.
Madde 111 prim miktarını düzenlemektedir. Prim miktarının %12 olarak belirlendiği görülmektedir. Bunun nasıl saptandığı ve neden bu düzeyde olduğu tartışma konusudur. Bu haliyle yüksek bir rakamdır. Ayrıca bunun % 5 nın çalışanlardan alınacağı belirtilmektedir. Serbest meslek mensuplarının ise %12 prim miktarının tümünün kendisi tarafından karşılanacağı belirtilmektedir. Bu rakamlar çok ciddi yüksek rakamlardır. Özellikle çalışanlara yeni yükler getirecek bu rakamların tekrar değerlendirilmesi gerektiğini belirtmek istiyoruz.
Prim toplanmasının nasıl bir disiplin içinde sağlanacağı net değildir. Aksamalarda alınacak önlemler net olarak belirtilmemiştir. Bu durumda ortaya çıkacak sıkıntılar her yönüyle çok ciddi bir durumdur.Şu an sosyal güvenlik kuruluşlarının yaşadığı en önemli sıkıntı primlerini toparlayamamaktır.
Kurulan yeni kurum ile mevcut sosyal güvenlik kurumları arasında ilişkiler yeni bürokratik sorunları da doğuracağı anlaşılmaktadır. Bunları azaltıcı önlemlerin de alınması gereklidir.
Tüm bu ve benzeri sıkıntılar kanunun iyi hazırlanmadığını,Milletimizin tedavi edici sağlık hizmetinden bile yararlanmasını kısıtlayıcı bir düzenleme olduğunu göstermektedir. Birçok konunun yönetmeliklerle düzenleneceğinin belirtilmiş olması da uygulamaya hazır olunmadığının göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Bu nedenle kanunun mutlaka eksiklerinin giderildikten sonra ve özellikle de temel sağlık hizmeti kapsamında olan, fakat Genel Sağlık Sigortasının kapsamında olmayan hizmetlerin nasıl finanse edileceği ve nasıl verileceği belirlendikten sonra uygulamaya konması gereklidir. Aksi halde milletimizin sağlık düzeyinin daha da bozulmasına sebep olunacağı konusundaki uyarılarımızı kamuoyuyla paylaşmak isteriz.
D- SONUÇ
Sosyal Güvenlik Sisteminde Yapılması Planlanan Reform İle;
Sosyal güvenlik reformu önerisinden anlaşılan, devlet artık sağlık hizmeti vermeyecek, tüm sağlık hizmetleri satın alınmak suretiyle özelleşmiş olacaktır. Teminat paketinde yer alan koruma ve yardımların kapsamı, kolayca değiştirilebilecek, bu sayede de sağlık harcamaları, kademeli olarak vatandaşa mal edilecektir. Bu uygulamalar, tasarıdaki haliyle kabul edilirse, ne yazık ki; "sosyal devlet" ilkesi ortadan kalkmış olacaktır.
Toplumun birlik ve beraberliğinden, sağlık ve mutluluğuna kadar bir çok unsuru derinden etkileyecek olan sosyal güvenlikte reform, hayata geçirilmeden önce, sosyal taraflarla mutlaka bir mutabakata varılmalıdır. Sosyal devlet ilkesi göz ardı edilmeden, "tüccar devlet" anlayışı bir tarafa bırakılarak; toplumun refah ve mutluluğunun sağlanması bir zorunluluktur.
Türkiye Cumhuriyeti bir bakkal dükkanı değildir. Bu devlet, toplumun tüm kesimlerinin ortak acılarla, çilelerle, can vererek, kan dökerek kurduğu ve bu günlere getirdiği büyük bir devlettir. Dolayısı ile bu millet, devletin müşterisi değil, bilakis ortağıdır. Bu nedenle milletimize verilen her hizmeti kar-zarar mantığı içinde irdelemek, geleneksel devlet anlayışımızla bağdaşmayacak bir tutumdur.
Millete verilen hizmetin beklentisi asla kar etmek ya da birilerinin zengin olmasını sağlamak olmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, halka hizmet Hakk'a hizmettir. Sosyal güvenliği temin etmek ise devletimizin halkına sağlayacağı en önemli hizmeti olmalıdır.
İşsizinin, yaşlısının, sakatının kendini devletin kanatları altında hissettiği, hastasının her türlü koruma ve tedavi hizmetinden kolaylıkla faydalandığı, çalışan kesiminin ise geleceğe umutla bakabildiği bir devlet, büyük ve güçlü bir devlettir.
Talebimiz, halkına müşteri gözüyle değil, ortağı gözüyle bakan, sosyal devlet ilkesinden asla taviz vermeyen ve tüm hizmetleri de bu bilinçle sağlayan büyük Türkiye Cumhuriyeti'nde, toplumun tüm kesimini kucaklayan bir sosyal güvenlik sisteminin tesis edilmesi yönündedir.
|






