TÜRKİYE'DE KRİZ VE ÇIKIŞIN YOL HARİTASI PDF Yazdır E-posta
Cuma, 15 Mayıs 2009 15:44

 

 

 

 

TÜRKİYE'DE KRİZ  

 

 

VE

 

ÇIKIŞIN YOL HARİTASI

 

 

EKONOMİDE MİLLİ MUTABAKAT PROGRAMI

 

 

 

 

 

Hazırlayan:

Ercan HAN

Türkiye Kamu-Sen

AR-GE Uzmanı

 

 

 

 

TÜRKİYE KAMU-SEN

AR-GE MERKEZİ

 

 

 

 

Önsöz

 

            Ülkemiz, son 85 yıldır ortalama her 8 yılda bir, ekonomik krizle sarsılmaktadır. Her krizde borç yükümüz artmakta, milli gelirimiz azalmakta, milyonlarca vatandaşımız işsizlikle baş başa kalmakta, toplumumuzun huzur ve refahı yara almaktadır. Halkımızın geleceğe dair umutlarına da sekte vuran krizler, toplumsal çözülmelere ve huzursuzluklara yol açmaktadır.  Özellikle son yıllarda git gide artan sıklıklarla yaşadığımız bu türbülanslar, artık milletimizin kaderi olmamalıdır.

 

Yaptığımız çalışmalar 1980-2008 yılları arasında yaşanan ekonomik darboğazların, 1923-1980 arasındaki döneme göre 4 kat daha fazla olduğunu ortaya koymuştur. Sebebi ne olursa olsun, son 28 yıldır her 4 yılda bir krizle sarsılan ülkemiz, yakın coğrafyası üzerindeki hakimiyetini giderek kaybetmekte, işsizlik, yoksulluk ve ümitsizliğin körüklediği duygularla toplumsal travmalar yaşanmaktadır.

 

ABD'de 2006 yılının ortalarında hissedilen ve 2007 yılının son çeyreğinden itibaren yavaş yavaş tüm dünyayı etkilemeye başlayan küresel kriz kapımızı çalmıştır. Milli ve manevi değerlerin reddedildiği, ülkelerin tüm zenginliklerinin sermayeye açıldığı, devletlerin küçülürken, hizmet alanlarını yalnızca daha çok kar etmeyi amaçlayan şirketlerin doldurduğu, kontrolsüz küreselleşmenin bir ürünü olan bu krizi diğerlerinden ayıran en önemli özellik, artık küreselleşmenin sorgulanamaz bir süreç olmadığının anlaşılmış olmasıdır.

 

2001 yılı ile birlikte başlayan küresel genişleme sürecinin Türkiye tarafından yeterince iyi değerlendirilmediği açıktır. Bu süreçte göreli bir büyüme yaşanmış ancak performansımız yükselen ekonomilerin çok gerisinde kalmıştır. Uygulanan politikalar, ülkemizin küresel rüzgarlara açılmasına, ülke değerlerinin elden çıkarılmasına ve dışa bağımlı bir ekonomik yapının ortaya çıkmasına neden olmuştur. 2006 yılında ayak seslerini duyduğumuz yıkıma karşı, "bize bir şey olmaz" aymazlığına girilmesi, yapılan yanlışların üzerine tuz biber ekmiştir.  Krize karşı önlem alınmakta geç kalınmıştır. Yaşanan kriz, etkilerini yıllar boyu hissettirecek ancak bundan sonra dünya bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Tüm ülkeler, bugüne kadar uyguladığı ekonomik ve sosyal politikaları sorgulayacak ve programlarını yeniden şekillendirecektir. Türkiye de iş işten tamamen geçmeden, bu fırsatı kullanmalı ve bir an önce milli bir ekonomik program hazırlamalıdır.

 

Türkiye Kamu-Sen ülkemizin, dünyada yaşanan ekonomik yıkımdan en az zararla çıkması için herkese görevler düştüğüne inanmaktadır. Sürdürülebilir bir büyüme sağlanması, bugün ve gelecekte bir daha ekonomik sorunlarla karşılaşılmaması için önerilerimiz, toplumumuzun her kesimini içermektedir. Krizden çıkışın yol haritası ise hazırlanacak milli program çerçevesinde, bilinçte ve eylemde topyekün ekonomik seferberliktir.

 

İşçi, memur, emekli, çiftçi, işveren, bürokrat, siyasetçi, ev hanımı, çalışan, çalışmayan her kesimin temsilcilerinin katılımı ile gerçek demokrasi hayata geçirilmeli, sorunlar ve çözümler üzerinde tartışılmalıdır. Alınan kararların ortak bir mutabakat sağlanarak, milli ekonomik program olarak kabul edilmesi ve siyasi irade tarafından derhal uygulamaya konulması bir zorunluluktur.

 

Türkiye Kamu-Sen, kapımızdaki ekonomik buhranın mümkün olan en az zararla atlatılması ve bundan sonra ekonomik krizlerin toplumumuzun kabusu olmaması için herkesimi taşın altına elini koymaya davet etmektedir.

 

Bizler, ülkemizin geleceğinin kararmaması, kaynaklarımızın verimli kullanılması; mutlu, huzurlu ve güvenli bir gelecek için hazırlanacak milli programa her türlü desteği vermeye, üzerimize düşen görevi yerine getirmeye hazırız.

 

 

                                                                                                          Bircan AKYILDIZ

                                                                                                          Genel Başkan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Küresel ekonomide kriz sarmalı

 

Bütün dünya, okyanus ötesinde ortaya çıkan ve etkilediği tüm ülke ekonomilerini alt üst eden bir krizle sarsılmaktadır. Ekonomistler, içinde bulunduğumuz durumun, 1929 yılında yaşanan büyük ekonomik krizden daha vahim olduğunu belirtmektedir. Kriz etkilediği ülkelerde telafisi uzun yıllar sürecek bir tahribat yaratmaktadır. Ne yazık ki, Türkiye de bu krizden nasibini almaktadır. Dileğimiz, bu krizi en hafif hasarla atlatabilmektir.

 

Bilindiği gibi klasik liberal anlayış, bütün sermaye ve yatırım hareketlerinin özel sektör tarafından yönlendirilmesini; faizlerin ve fiyatların piyasada kendiliğinden oluşmasını öngörür. Piyasalara devletin dışarıdan müdahale etmesinin ekonominin temel değerlerine uygun olmadığını iddia eder. Görüşe göre, kişisel yatırımcılığa konan sınırlamaların kaldırılması halinde rekabet artacak bu da milletlerin zenginleşmesini sağlayacaktır.[1]

 

Ekonomik liberalizm ile devletin ekonomide saf dışı kalması istenmektedir. Devlet, sadece savunma, adalet ve emniyet görevlerini üstlenmelidir. Bu sisteme göre devlet işletmeciliğinde liberal bir politika izlenmelidir. 1830'lu yıllarda İngiltere Adam Smith'in bu görüşlerini, çıkardığı yasalarla hayata geçirmeye başlamış, koruyucu gümrük tarifeleri zayıflatılmış, ulaşımda ve enerjide özelleştirmeye önem verilmiştir.[2]

 

1900'lü yıllara liberal uygulamalarla gelen ABD ve İngiltere'de I. Dünya Savaşı'nın ardından ekonomik sorunlar ortaya çıkmaya başladı. 1870'li yıllarda Amerika'da irili ufaklı pek çok şirket varken, I. Dünya Savaşı'nın getirdiği zorluklar karşısında küçük şirketler birleşmek zorunda kalmış ve savaş sonrasında tekeller oluşturmuşlardı. Öyle ki 1929 yılına gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50'si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200 kadardı. Bu da tek bir holdingin bile iflasının ekonomiyi sarsmaya yeteceğini gösteriyordu.

 

1920'lerde borsa dışındaki ekonomik göstergeler oldukça iyi durumdaydı. Üretim ve işçilik oranı yüksekti. Ücretler çok fazla yükselmiyordu ve fiyatlar istikrarlıydı. Bir çok insan hala aşırı derecede fakirdi ancak halkın büyük çoğunluğu hiç olmadığı kadar rahat ve varlıklıydı. Ancak o yıllarda Amerikalılarda minimum fiziksel eforu sarf ederek zengin olma isteği hakimdi. İnsanların bu ruh hallerinin ve spekülasyonun ne derece hakim olduğunun kanıtı, 1926 yılında Florida'da meydana gelen gayri menkul patlamasıydı. Bu olay klasik bir spekülatif balonun tüm özelliklerini kendi içinde barındırıyordu.

 

 Floridalılar, bölgede kış şartlarının kuzeydeki eyaletlere göre daha iyi olmasına, taşımacılık problemlerinin çözülmüş olmasına dayanarak Florida'daki gayrimenkullerin değer kazanacağını düşündüler. Eyalette Florida'nın bir tatil cennetine dönüşeceği inancı hakimdi. Bu durumda o gün aldıkları toprakların gelecekte birkaç kat değerleneceğini düşünenler hiç de az değildi. Halkın büyük çoğunluğu bu inançla gayrimenkule yatırım yaptı. Ancak 1928 yılının 18 Eylül'ünde hiç hesapta olmayan bir tropik kasırga 400 insanın ölümüne, binlerce evin hasar görmesine ve dalgaların yatları parçalamasına neden oldu. Bu durum karşısında beklentileri boşa çıkan yatırımcılar, sahip oldukları gayrimenkulleri satmaya çalıştılar ancak gayrimenkullere değerinin çok altına bile alıcı bulunamadı. Bu durum bir spekülatif balonun patlayışıydı. Dönemin ABD başkanı Hoover, hüküm süren liberal ekonomi anlayışına göre ekonomiye devlet müdahalesi yapmamayı uygun gördü. Ancak 1929 krizine müdahale etmemenin toplumsal maliyeti çok büyük oldu.

 

Bunalım dünyada 50 milyon insanın işsiz kalmasına, yeryüzündeki toplam üretimin %42 oranında ve dünya ticaretinin de %65 oranında azalmasına neden olmuştur. 1929 yılına kadar dünyada oluşan diğer krizlere bakıldığında dünya ticaretinin en fazla %7 oranında düştüğü düşünülürse, 1929 bunalımının ne derece etkili olduğu tahmin edilebilir.

 

1929 ekonomik buhranının ardından 1936 yılında Keynes, bütün işlerin sermayeye ve piyasaların doğal akışına bırakıldığında  ekonomide sorunlar çıktığını, bu nedenle devletin mutlaka piyasalara müdahil olması, piyasaları denetlemesi, kontrol etmesi ve bu şekilde de vatandaşların krizlerden etkilenmesinin önüne geçmesi gerektiği görüşünü ortaya attı. Talep yönlü iktisat olarak adlandırılan bu görüşü, ekonomide etkin kaynak kullanımının sağlanması, ekonomik büyüme ve kalkınmanın gerçekleştirilmesi, adil bir gelir ve servet dağılımının temini ve ekonomik istikrarın sağlanması için devletin, toplam talep üzerinde yönlendirici kararlar almasını öneren bir iktisadi düşünce olarak tanımlamak mümkündür.[3]

 

Keynes'in görüşlerini özetlemek gerekirse[4]:

 

1- Hükümetler işsizlikle mücadele döneminde borçlu olsalar dahi fon sağlamalıdır.

2- Hükümetler, yatırımları doğrudan organize etmede geniş sorumluluklar almalıdır.

3- Tüketim eğilimi ve yatırım oranı ölçülü ve kararlı olarak sosyal ihtiyaçlara göre kontrol edilmeyerek, "bırakınız yapsınlar" ilkesine bırakıldığı taktirde olumsuz sonuçların ortaya çıkması kesindir.

4-Yatırımları düzenleme görevinin özel sektöre güvenilerek bırakılması mümkün değildir.

5- Ülkede en yüksek çalıştırma hacmi sağlamayı hedefleyen milli bir yatırım programı, hem bize hem de komşularımıza yardımcı olmak suretiyle iki defa kutlanmaya değer olacaktır.

 

1929 buhranının yıkıcı etkileri Keynesyen teorilerin hayata geçirilmesi ve sosyal devlet anlayışının gelişmesi sonucunda bertaraf edilebildi. Sosyal devlet anlayışı çerçevesinde ücretlerin yüksek tutulması, sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi, ekonomik ve toplumsal alanda oldukça iyi sonuçlar verdi. 1980'li yıllara kadar piyasalara sosyal devlet, güçlü sendika anlayışı hakim oldu.

 

Türkiye'de ise o tarihlerde kalkınmanın ve ekonomik programın temelleri Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirleniyordu. Atatürk, ekonomik program hakkındaki düşüncelerini "memleketin ihtiyaçları ve milletin kabiliyeti, bunlar karşısında da bütün dünyada mevcut olan çok kuvvetli iktisat teşkilatı nazar-ı dikkate alınarak, ... zıraat ve sanayimizi inkişaf ettirecek maddi ve iktisadi tedbirler ile orman ve maden gibi tabii servetlerimizden genel yararlar adına faydalanmayı temin için alınması gereken bütün tedbirleri ve yapılması gerekli bütün yenilikleri açıkça ifade eden bir program hazırlanmalıdır."[5] şeklinde belirtmiştir. "Arkadaşlar, ithalattan ziyade ihracattır ki, memleketi zengin yapacaktır."[6] görüşü de genç Türkiye'nin üretime vereceği önemi vurgulamıştır. Keynes'in 1936'da yayınladığı Genel Teori'nin 23. bölümünün 3. kısmında, "ülkede en yüksek çalıştırma hacmini sağlamayı hedefleyen milli bir yatırım  programı (a national investment programme directed an optimum level of domestic employement) hazırlanarak uygulanmasını" tavsiye ettiğini hatırlarsak, Atatürk'ün Keynes'ten 14 yıl önce bu düşünceleri ortaya koyduğunu söylemek mümkündür. Türkiye'de bu dönemde aynı anlayış benimsenerek, ekonomi politikaları yönlendirilmiştir. Açıkça belirtmekte fayda vardır ki, Atatürk hiçbir zaman devlet kapitalizmi yanlısı olmamıştır. Atatürk milli ekonomik kalkınmada, devrinin ağır ve zorunlu koşullarında devleti görevlendirirken de bireylerin üretim ve ekonomik faaliyetlerini bürokratik kontroller ve baskılar altına almayı asla kabul etmemiştir.[7] Bu görüşler ışığında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan 1980'li yıllara kadar karma ekonomik model benimsendi, özel sektörün yanında devlet yatırımları da ekonomik  alandaki yerini aldı. Ancak 1980'lerden sonra küreselleşmenin hızlanmasıyla birlikte klasik liberal anlayışa doğru bir yönelme oldu. Gelişen neoliberal politikaların etkisiyle özelleştirmeler, özel sermayenin piyasalardaki tek belirleyici güç haline gelmesi, devletin piyasalardan her şekliyle çekilmesi ve sendikaların zayıflatılması sonucunda ekonomik çalkantılara karşı daha kırılgan, 1920'li yılların ABD'sini anımsatan bir sosyal yapı ortaya çıktı.

 

Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana geçen yaklaşık 85 yıllık sürede Türkiye'de bazı ekonomik sıkıntılar görüldü ancak son 30 yılda giderek sıklaşan ve şiddeti artan ekonomik krizler ortaya çıktı. Krizlerin en şiddetlisi,  1998'den 2002 yılının sonuna kadar dönemler halinde etkisini hissettiren bunalım dönemi oldu.

 

            Türkiye'de bugüne kadar altı adet çok ciddi (1929-31, 1958-61, 1978-81, 1988-89, 1994, 1998-2002), ekonomiyi derinden sarsan  ve büyük ekonomi politikası dönüşümlerine yol açan krizlerin yanında, göreli daha kısa süreli ve etkileri daha sınırlı dört adet (1947, 1969, 1982, 1991) kriz yaşandı. Şiddetli ve göreli daha hafif krizlerin kapsadığı yılların toplamı yirmidir ve cumhuriyet tarihinin neredeyse dörtte birine (%24) ulaşmaktadır. Küreselleşme sürecini yaşadığımız 1980-2008 arasındaki son 28 yılın tam 10 yılı, yani %36'sı kriz yıllarıdır. Bu rakamlar 1998'de başlayan ve 2000 yılının bir bölümü dışında giderek derinleşen krizin, 2002 yılı sonunda bittiğini varsayar.[8] 2007 yılında başlayarak etkisi ve sonucu halen bilinemeyen büyük mortgage krizinin Türkiye'ye yansımalarını dahil etmez.  Görüleceği gibi 1929-1980 arasındaki 50 yıllık süreçte iki ekonomik krizle sarsılan Türkiye, küreselleşmenin hız kazandığı ve ekonomi politikalarının bu yönde değiştirildiği 1980'den sonraki 28 yılda tam 5 ekonomik kriz yaşamıştır.

 

Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Türkiye'nin yaşadığı krizlerin zaman boyutu şaşırtıcı bir düzen gösterir: Türkiye her on yılda bir, dönemin sonuna doğru (on yılın 7. ile 9. yılı arası 1958, 1978, 1988, 1998, 2008?) şiddetli ya da hafif bir kriz yaşamıştır; yirmi yılda bir, 8. yılda başlayan krizler  olağanüstü şiddette ve uzunlukta olmuş ve Türkiye'ye izlenecek politikalarda özgürlük bağlamında çok pahalıya mal olmuştur.(1958,1978,1998)[9]

 

Ülkemizde görülen ekonomik krizlerin neredeyse tamamı aynı sebeplere dayanmaktadır. Türkiye'de krizler, döviz darboğazına bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Döviz darboğazının nedeniyse makro-ekonomik dengelerin korunamamasıdır. İçeride TL aşırı değerlenmekte, bunun doğal etkisi olarak ithalat patlaması yaşanmakta, yüksek oranlı dış ticaret açığının desteklediği cari açık da borçlanma yoluyla kapatılmaktadır. Kredi ve borç verenler borçların ödenemeyeceği kuşkusuna düşerken, içeridekiler de devalüasyon beklentisi içine girdiğinde krizler patlak vermektedir.[10]

 

İlginçtir ki; yine bir on yıllık dönemin 8. yılında çok büyük bir krizle karşı karşıya bulunmaktayız. Yaşanmakta olan son kriz ise yalnız Türkiye açısından değil tüm dünya ekonomisi için yeni politikalar üretilmesi gereğini ortaya çıkaracaktır.

 

Yaşanmakta olan son krizin temelinde Batı kapitalizminin açgözlülüğü yatmaktadır.

 

ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya 1990'lı yıllardan başlayarak, özellikle ağır ve çevreye zararlı olan madencilik, metalurji ve kimya endüstrisinin önemli bir bölümünü ucuz işgücü, vergi ve teşvik avantajları nedeniyle Çin, Tayvan, Güney Kore, Malezya, Endonezya gibi ülkelere kaydırdı. Kendileri de üretim ekonomisinden finans ekonomisine geçti. Finans sektöründe geleneksel üretim sektörü için oluşturulmuş denetleme mekanizmaları olmadığından paradan para kazanma hırsı, sınırları kontrol edilemeyen sanal bir yarışa dönüştü.

 

1998'de Uzakdoğu'da başlayan ve tüm dünyayı etkileyen kriz ve 2001 yılında ikiz kulelere yapılan saldırıların sonrasında ekonomiyi canlandırmak için faizler hızla indirildi. Öyle ki, faizler İngiltere'de son 46 yılın en düşük seviyesi olan yüzde 3,25'e, Japonya'da  yüzde 0,25'e, Almanya ve Fransa'da yüzde 2,5'e ve ABD'de ise yüzde 1,5'e düştü.  Düşük faize bağlı olarak artan kredi hacmi; ekonomiyi inşaat sektörü ile canlandırmak ve düşük gelirlilerin konut sahibi olabilmelerini kolaylaştırmak amacıyla 2002 yılında yapılan yeni düzenlemeler, tıpkı 1929 buhranı öncesinde  Florida olayında olduğu gibi, emlak fiyatlarının yükselmesine neden oldu. ABD devlet tahvillerinin hızla düşen faizleri ve artan emtia (petrol, doğalgaz, tahıl, vs.) fiyatları ile yurt dışında bollaşan likidite, yeni yatırımcıların ABD konut piyasasını tercih etmeleri sonucunu doğurdu. İnşaat sektörünün büyümesine rağmen taleplerin karşılanamaması sonucunda gayrimenkul fiyatları artmaya devam etti. Öyle ki, 1999-2003 arasında Almanya ve Fransa'da ev fiyatları yüzde 90, İngiltere'de yüzde 125, ABD'de ise yüzde 150 oranında arttı. Emlak fiyatlarının sürekli yükselmesi, finans kurumlarının yüksek oranlı kar etme arzusu, üzerinde ipotek olan gayrimenkullere ikinci, hatta üçüncü ipotek yapılarak yeni krediler alınabilmesini sağladı. Ev fiyatlarındaki bu astronomik artışlara karşılık reel gelirdeki artış yüzde 15 civarında kaldı. Bu durum, milyonlarca insanın gelirleri ile orantısız bir biçimde kredi borcu alarak ev sahibi olmalarına neden oldu. Azalan risk duyarlılığı, bankaları her türlü kar odaklı ama denetimi ve kaydı zayıf işlemlere yöneltti. Bu durum, kredilerin kalitesinin düşmesine rağmen finans kuruluşlarının bilançolarındaki kar oranını yükselttiği için çok ciddiye alınmadı. Hatta yatırım bankaları, daha fazla kredi verebilmek için mevcut kredi alacaklarını satarak yeni kaynaklar (hedge fonları için türev ürünler) elde etti ve bunlarla da yeni krediler açıldı. Bu teminat gösterme işi, finans paketi olarak "türev kağıtlar" adı altında 7. dereceye kadar paradan para kazanan kesimlere pazarlandı.[11]

 

                                        2000                                           2007

Hedge Fonlar                        500 milyar $                               2 trilyon $

Türev Ürünler            20 trilyon $                           120 trilyon $

                                     (Küresel ekonominin büyüklüğü 60 trilyon $)

KAYNAK: TOBB Ortak Meclis Toplantısı Notları

Ancak yine 1929 buhranı öncesinde Florida olayında olduğu gibi, 2007 yılında fiyatları aşırı şişirilmiş gayrimenkullere, belirlenen rakamlar üzerinden alıcı çıkmayınca, fiyatlar bir anda düştü. ABD'de normal değeri 70-80 bin dolar olan evler 10 bin dolara bile alıcı bulamadı. Bankaların teminat olarak ipotek altına aldığı gayrimenkuller, kredilerin anaparasını dahi karşılayamaz duruma geldi. Kredi borcu olanlar, kredileri geri ödeyemeyince gayrimenkullerine bankalar tarafından el konulmasına razı oldu. Alacaklarını tahsil edemeyen bankalar, borçlarını ödeyecek kaynak bulamayınca mali sistem durdu. Bankalar ellerinde bol miktarda gayrimenkul olmasına rağmen likidite açığını kapatamadı ve kriz kaçınılmaz oldu.

 

2000 ve 2001 yıllarında yaşanan kriz Türkiye'yi cazibe merkezi haline getirmiştir.

 

Özellikle 2001 yılından sonra dünyada ortaya çıkan durum, gelişmekte olan ülkeler için birçok fırsatları da içinde barındırmaktaydı. Türkiye'de kısa zaman içinde görülen iki büyük ekonomik kriz, borsanın dibe vurmasına, faizlerin fırlamasına, mal ve hizmet fiyatlarının ise uluslar arası piyasalara göre ucuzlamasına neden olmuştu. Bu arada döviz fiyatlarının son derece yüksek olması, Türk mallarının fiyatının düşük kalmasına yol açmış ve yabancı yatırımcı açısından Türkiye'yi bir cazibe merkezi haline getirmişti. 2001 yılında yaşanan krizin yalnızca ülkemize özgü olması, Türkiye'nin bu krizden kolay çıkmasının en önemli sebeplerinden biri oldu.

 

Bu dönemde; hükümetin IMF destekli olarak uyguladığı sıkı para politikası üzerine inşa edilen durgun piyasa gerçeği, ülkemizde kriz öncesi dönemlerde yaşanan yüksek enflasyon oranlarının ortaya çıkmasına engel olmuştur. Buna göre piyasalarda mümkün olduğu kadar az para bulundurularak Türk Lirası'nın değeri artırılmış, diğer yandan uygulanan vergi ve düşük ücret politikalarıyla toplumun büyük bir bölümünün alım gücü düşürülerek, iç talep daraltılmış ve piyasalar soğutularak, fiyat artışlarının kontrol edilmesi amaçlanmıştır.[12]

 

KAYNAK:Realized Budgets For Various Central Banks, International Financial Statistics, Banknote Printers' Conference      Statistics

 

Özellikle piyasalardaki para miktarının azaltılarak, emisyon hacminin düşük tutulması, piyasaları durgunluğa iten bir neden olarak karşımıza çıkmaktadır. Nitekim yukarıdaki tabloda da görüldüğü gibi Türkiye, GSYİH rakamına göre emisyon hacmi en dar olan ülkelerin başında gelmektedir.

 

Hatırlanacağı gibi 2001 yılında 1,65 YTL; 2002'de ise 1,72 YTL seviyelerine kadar yükselen dolar kuru, 2002 yılının sonlarından itibaren hızla düşmeye başlamış ve 2006 yılının mart ayında 1,29 YTL; 2008 yılının Temmuz ayında ise 1,19 YTL  seviyelerini görmüştür. 2001 yılında yaşanan ekonomik krizin ardından ülkemizin borçlanma faizleri yükselmişti. Küresel yatırımcılar açısından bakıldığında bu durum paradan para kazanmanın en kolay olduğu ve küresel yatırımcıların en çok sevdiği piyasadır. Dünyanın bir çok ülkesinde böyle bir ortam yaratmak için çırpınan sermayenin arayıp da bulamadığı fırsat bu dönemde, önlerine altın tepsi içinde sunulmuştur.

 

                            KAYNAK: TCMB-Hazine Müst.

 

Son yedi yıl içinde, ülkemize giren bol miktardaki sıcak para, kurların düşmesini sağlamıştır. Yabancı yatırımcı yurt dışından getirdiği milyarlarca doları ülkemize sokmuş ve 1,6 -1,7 YTL'den bozdurarak, yüksek faizli hazine bonosuna yatırmıştır. Dışarıdan ülkemize döviz geldikçe kurlar aşağıya düşmüş, piyasadan TL çekilerek Türk Lirası'nın değerinin artması sağlanmıştır. Yurt dışından sıcak paranın ülkemize gelmesi, borçlanma güçlüğü çeken iktidarın iştahını kabartmış ve uyguladığı ekonomik programın doğru olduğunu düşünmeye başlamıştır. Çünkü dışarıdan döviz gelmekte, yüksek kurdan TL'ye geçilmekte ve hazine bonosu, devlet tahvili ile ülke borç bulmakta güçlük çekmemektedir. Nitekim bu dönemde 10-15 milyar dolar olan TCMB'deki döviz rezervleri 60 milyar dolar, 2002 yılında 231 milyar dolar dolayında bulunan toplam borç yükü de 2008 yılında 500 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. Kısacası bir taraftan dışarıdan gelen sıcak döviz, diğer taraftan sağlanan borçlanma ile ekonomi göreceli olarak rahatlamıştır.

 

KAYNAK: TCMB, BDDK

 

Ülkemizde görülen döviz bolluğu nedeniyle kurların aşağı inmesi, yurt dışından gelen ithal ürünlerin maliyetinin düşmesine neden olmuştur. Yani 2002 yılında 1 dolara yurt dışından satın alınan bir ürünün ülkemizdeki ithalatçıya maliyeti o günkü kur fiyatı olan 1,7 YTL iken, 2008 yılının eylül ayında aynı ürünü yine 1 dolara ama 1,2 YTL maliyetle almaya başlamıştır.

 

KAYNAK: TCMB

 

Bu da ülkemize daha fazla ithal ürün girmesine ve fiyatların düşmesine neden olmuştur. Artan ithalat, cari açığın tehlikeli boyutlara yükselmesi ve finansmanının her geçen gün biraz daha zorlaşması sorununu doğurmuştur. Bütün bunlara paralel olarak işçiye, memura, emekliye enflasyonun düştüğü gerekçesiyle düşük oranda maaş artışı yapılmış, halkımızın alım gücünün düşürülmesi sağlanmıştır. Bununla birlikte, reel kesimin girdi maliyetleri küresel piyasaların üzerinde seyretmiştir.

 

Gelişmekte Olan Ülkelerde 2008 Yılı Elektrik Fiyatları (cent/kwh)

 

                                   Sanayi                                               Konut

Türkiye                                 14                                           17

Brezilya                                  12,2                                        16,6

Meksika                                  11,1                                        9,5

Hindistan                               10,5                                        6,1

Çin                                         9,6                                          6,7

Kore                                       7                                             10

KAYNAK: IEA Energy Prices & Taxes

 

Zaten büyük bir krizden çıkmış olan ülkede, halkımız aldığı parayla harcama yapmak yerine borçlarını ödemeyi ve eğer yapabiliyorsa tasarruf etmeyi tercih ettiğinden, ülke içinde talep daralması yaşanmış, esnaf, tüccar büyük bir sıkıntıya düşmüştür. Ticaret erbabı, piyasaları tekrar canlandırabilmek, satışları artırabilmek ve ticarethanesinin iflas etmesini önleyebilmek için de kar etmeden hatta zararına satışlar yapmak zorunda kalmıştır. Nitekim bu dönemde 36 hatta 48 aya kadar vadeli satışlar başlamıştır.

 

Piyasalarda durgunluğa neden olan etkenlerin başında, Avrupa ve ABD ülkelerinde olduğu gibi kişilerin reel gelir artışının, ülkenin diğer göstergelerindeki artışın gerisinde kalması gelmektedir. Her ne kadar dönem boyunca enflasyon oranlarında göreli bir düşüş yaşansa da vatandaşların zorunlu tüketim mallarındaki fiyat artışı, genel enflasyon oranlarının üzerinde seyretmiştir. Öyle ki, 2002 yılının Aralık ayından beri tüketici fiyatları endeksindeki artışın etkisi yüzde 84,5 olmuşken; aynı dönemde gıda harcamaları yüzde 92, barınma harcamaları yüzde 173, kömür yüzde 112, ulaşım harcamaları yüzde 140, mutfak tüpü yüzde 164, barınma harcamaları yüzde 173, doğalgaz yüzde 194 oranında zamlanmıştır.

 

Girdi Fiyatlarındaki Değişim

 

                                               2003                   2008              %

Doğalgaz                             0,37 YTL           1,10 YTL        194

K.Benzin                             1,80 YTL           3,20 YTL          78

Elektrik                                 9 cent               14 cent             56

Kaynak: : IEA Energy Prices & Taxes, TÜİK, POAŞ

 

Bunun yanında borsaya giren sıcak para ise 6 yıl içinde endeks bazında yaklaşık olarak 1'e 5 kazanç sağlamıştır. 2002 yılında 10.369 rakamından kapanan İMKB100 endeksi, 2007 yılı sonunda 2002 yılı kapanışına göre 5,4 kat yükselerek 55.538 rakamını görmüştür.

 

KAYNAK: İMKB

 

Son 6 yılda ülkemiz bir sıcak para cennetine dönüştürülmüştür. Yüksek reel faizler ve aşırı değerli Türk Lirası ile yabancı yatırımcı için ülkemizin bir cazibe merkezi haline gelmesi sağlanmıştır.

 

Türkiye Kamu-Sen yıllar önce uyardı: Krizi yönetmek kadar küresel büyümeyi yönetmek de önemlidir!

 

2001 yılından sonra oluşan konjonktür, dünyada yaşanan ekonomik büyümenin ülkemize yansımasıdır. Yine de Türkiye, küresel büyümeden yeterince pay almayı başaramamıştır. Öyle ki, 2007 yılında Türkiye ekonomisi yüzde 4,5 oranında bir büyüme sağlayabilmişken, Türkiye ile aynı kategoriye giren Çin yüzde 12, Arjantin yüzde 8, Hindistan yüzde 7, Endonezya, Malezya ve Brezilya yüzde 6 büyüme başarısı göstermiştir. Kaldı ki, Türkiye'nin son altı yıllık performansı da gelişmekte olan ülkelerin ortalama büyüme oranının altındadır. Ancak bu dönemde sağlanan kısıtlı büyümenin dahi toplumun tüm kesimlerine eşit şekilde yansımaması, paylaşım sorunlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

Gelişmekte Olan Ülkelerin Büyüme Oranları (%)

 

                                               2007                                       2008 (tahmin)

Türkiye                                 4,5                                            4

Çin                                         12                                            10

Arjantin                                    8                                              6

Hindistan                                 7                                              6

Endonezya                               6                                              6

Malezya                                    6                                              6

Brezilya                                    6                                              6

Kore                                         5                                              4

KAYNAK: NTV,TÜİK, The Economist

 

Türkiye Kamu-Sen, 2003 yılında sorunları görmüş; sürdürülebilir bir büyüme sağlanması, sosyal adaletin gelişmesi ve yaşanan ekonomik iyileşmenin toplumun tüm kesimlerine yansıtılmasının, büyümenin iyi yönetilmesi ile mümkün olduğunu belirtmiştir. Konfederasyonumuz, krizi yönetmek kadar kriz sonrasını yönetmenin de önemli olduğunu ısrarla vurgulamıştır. Kriz döneminde yönetimde bulunmayan mevcut iktidar, yakalanan olumlu havanın değerini bilememiş ve bunun bir sonu olacağını da hesap edememiştir.

 

Türkiye Kamu-Sen, dünyadaki ekonomik büyümenin bir gün sonuna gelineceğini, ülkemizin böyle bir durumdan olumsuz etkilenmemesi için yapısal tedbirlerin alınması gerektiğini, ekonomik tercihlerin toplumun belli kesimi için değil, reel kesimi için kullanılmasının ülkemizin büyümesini kalıcı hale getireceğini ısrarla vurgulamıştır.

 

Bazı kesimler, Türkiye Kamu-Sen'in uyarılarını anlamakta güçlük çekmiştir.

 

Ne yazık ki, o dönemde son derece iyi niyetle yaptığımız uyarılar, bazı kesimler tarafından kriz çığırtkanlığı olarak nitelendirilmiştir. Siyasi iradenin ekonomiyi milletimizin ağırlıklı ihtiyaçları çerçevesinde yönlendirmek yerine, ülkeyi küresel gelişmelerin akışına bırakması sonucunda,

 

  • Ülkemizin ekonomisi büyürken bile yüksek borçlanma içine girilmiş,
  • Faiz seviyeleri enflasyonun yaklaşık iki kat üzerinde seyretmiş,
  • İthalatın kontrolsüz yükselişi sonucunda cari açık tehlikeli boyutlara ulaşmış,
  • Yeni yatırım yapmak yerine, elimizdeki verimli kuruluşlar ve limanlar özelleştirilmiş,
  • İstihdam artışı arzu edilen ölçüye getirilememiş, işsizlik artmış,
  • Ücretler yeteri kadar artmamıştır.

 

Kısacası 2001 yılından beri Türkiye ekonomisi dışardan gelen sıcak para etkisi ile büyümüş, bu kaynak toplumumuzun tüm katmanlarına adil bir şekilde dağıtılamamıştır. Değirmeni döndüren suyun kaynağına inmek yerine, kolay olan yol seçilmiş, para akışının sürekli olacağı zannedilmiştir.

 

Kolay yol, yüksek faize akın eden sıcak paraya, özelleştirme gelirlerinin eklenmesi ile sağlanan kaynağın, sistemin çarklarını çevirmekte kullanılması olmuştur. Böyle bir durumda ülkemiz tam anlamıyla dışa bağımlı bir hale getirilmiştir.

 

Nitekim 2006 yılında Türkiye Kamu-Sen, dünyada ekonomik bir krizin patlak vermesi ihtimalinin çok büyük olduğunu, böyle bir krizin etkisinin bir tsunami gibi Türkiye'yi de etkileyeceğini söylemiş ve önlem alınması için yetkilileri uyarmıştır.  

 

Türkiye'de kriz, finans sektöründen değil; üretim sektörünün etkilenmesiyle ortaya çıkacaktır.

 

ABD'de ortaya çıkan mortgage krizinin dalgaları önce ABD bankalarını vurmuştur. Şimdi ise dünyanın en büyük ithalatçısı olan ABD piyasalarını, ardından da Avrupa bankalarından başlayarak tüm dünyayı vurmaktadır. ABD, içine düştüğü bu durumdan çıkabilmek için bir çok bankayı devlet kontrolüne alarak batmaktan kurtarmaya, faiz indirimleri ve vergi kolaylıkları sağlayarak vatandaşlarını ekonomik buhrandan uzak tutmaya çalışmaktadır. Ayrıca 850 milyar dolarlık bir kurtarma paketi kabul edilmiş, bu yolda toplam ayrılan ödenek 2 trilyon dolara yaklaşmıştır. ABD'nin bu çabalarının maliyeti GSMH'sının %15'inden daha fazladır. Krizin ABD ve AB'deki boyutu şu anda 3,5 trilyon doları bulmuştur. Geçtiğimiz günlerde Çin hükümeti, altyapı ve sosyal refah için 2010 yılı sonuna kadar 586 milyar dolar (4 trilyon Yuan) harcamayı öngören bir planı onaylayarak dünya kamuoyuna sunmuştur. Bu bakımdan krizin gerçek boyutunu tahmin etmek oldukça zordur. Krizin reel sektöre ve hedge fonlarına yayılma ihtimali, asıl tehlikenin önümüzdeki dönemde ortaya çıkacağını göstermektedir.

 

Türkiye açısından kriz riski, finans sektöründe değil üretim sektöründedir. Dünyada yaşanan buhranın Türkiye'yi etkilemeyeceği yolundaki görüşler nedeniyle tedbir alınmakta gecikilmekte, alınan kısıtlı tedbirler ise sorunun temeline inmekten uzak kalmaktadır. Özellikle reel sektör üzerinde giderek etkisini daha fazla hissettirmeye başlayan kriz, şimdiden ülkemizde derin yaralar açmıştır.

 

Tekstil sektöründe Türkiye'de son bir yılda 8 bin çalışan işsiz kalmıştır. 83 tekstil fabrikasının bulunduğu Denizli Organize Sanayi Bölgesi'nin ilk tekstil fabrikası olma özelliğini taşıyan ve 450 işçi çalıştıran, yılda 10 milyon doların üzerinde ihracat yapan Denteks Tekstil Fabrikası ile 1972 yılında kurulan 58 bin metrekare alanda faaliyet gösteren, 700 kişinin çalıştığı, yıllık ihracatı 25 milyon dolar olan Dempa Denizli Mensucat Sanayi ve Ticaret A.Ş., üretimi durdurmuştur. Son altı ayda Atakan Tekstil, Atak Tekstil, İrem Tekstil, Bordo Tekstil ve Turkmar firmaları da üretimi durdurmuştur. Merkeze bağlı Göveçlik Beldesi'nde faaliyet gösteren ve Denizli'nin ilk iplik fabrikası olan Göveçlik İplik Sanayi ve Ticaret A.Ş. ise 850 kişinin işine son verip fabrikayı kapatmıştır. Bazı fabrikaların ya çok sayıda işçi çıkardığı, ya işçilere ücretsiz izin verdiği ya da 4-5 ay boyunca işçi ücreti ödeyemediği bilinmektedir. Kapısına kilit vurulan fabrikaların Denizli tekstil ihracatındaki payının 100 milyon doların üzerinde olduğu belirlenmiştir. Türkiye'nin en eski ve büyük tekstil fabrikalarından Sönmez Filament, daha önce iki kez üretime ara vererek direndiği mali sıkıntıya bu kez karşı koyamayarak üretimi tamamen durdurma kararı almış ve toplam 230 çalışanın işine son verilmiştir. Kocaeli'de faaliyet gösteren Ford Otomotiv de talebin düşmesi nedeniyle üretimini durdurarak, 6 bin 400 işçisini izne çıkarmıştır. Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi'nde kurulmuş olan Terekeoğlu Ev Tekstil Fabrikası kapanmış, 2 bin 800 çalışanı işsiz kalmıştır. Adıyaman Organize Sanayi Bölgesi'nde 43 fabrikadan 22'si kapanmış, 4 bin kişi işten çıkarılmıştır. Kilis'te kent sanayinde çalışan 1500 kişiden 500'ü işsiz kalmıştır. Daha da artırılabilecek olan bu örnekler, ülkemizi etkilemeyeceği iddia edilen küresel krizin ayak sesleridir.

 

Şirket kooperatif ve ticaret ünvanlı işyerlerinin bir önceki yıl aynı dönemine göre değişimi

 

 

Ekim

Ocak-Ekim

Şirket, Kooperatif ve Ticaret Unvanları

2007

2008

Değişim (%)

2007

2008

Değişim

(%)

Şirketler ve Kooperatifler

Kurulan

4126

3026

-26,7

46664

43239

-7,3

Kapanan

607

568

-6,4

8063

7748

-3,9

Ticaret Unvanlı İşyerleri

Kurulan

3306

2994

-9,4

41358

40707

-1,6

Kapanan

1174

1930

64,4

19349

33347

72,3

KAYNAK: TÜİK

 

Bunun yanında ekonomik büyümenin öncü göstergesi niteliğindeki sanayi üretimi 2008 Eylül ayında beklentilerin çok altında gerçekleşmiş ve üçüncü çeyrek için eksi büyüme sinyali vermiştir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Eylül ayında sanayi üretimi yüzde 5,5 gerilemiştir. Üretim; madencilik sektöründe yüzde 4,3, imalat sanayi sektöründe yüzde 6,4 azalmış bulunmaktadır.

 

Yine TÜİK verilerine göre geçen yılın aynı ayına göre Türkiye'de kurulan şirket ve kooperatif sayısı yüzde 26,7, ticaret unvanlı işyeri sayısı ise yüzde 9,4 oranında azalırken; kapanan ticaret unvanlı işyeri sayısında yüzde 64,4 oranında artış görülmüştür.

 

Bütün bu göstergeler ışığında, krizin ülkemize finans sektöründen değil, reel sektörden geleceği açıktır.

 

Türkiye'de iç talebin canlı tutulması ve krizin etkilerinin azaltılması için dar ve sabit gelirlilere yönelik hiçbir ciddi önlem alınmamıştır.

 

Tüm dünya, ekonomik krizi gündemin odağına oturtmuş, çıkış yollarını aramakta, çözüm önerileri üretmektedir. Bir çok ülkede bankalar kamulaştırılmakta, bankalardaki mevduata sınırsız güvence getirilmektedir. Özellikle Rusya'da iç talebin canlı tutulması için maaşlara zam yapılmış, sermaye piyasaları günlerce kapalı tutulmuştur. İngiltere, 250 milyar sterlin tutarındaki kriz paketiyle, krizden etkilenen finans kuruluşlarına, hisse alımı yoluyla ortak olacağını açıklamıştır. Rusya ve Çin gibi ülkeler, dış ticaretin daralması karşısında iç talebi canlı tutarak krizin etkilerini azaltmaya çalışmaktadır.

 

Türkiye, toplam dış ticaret hacminin yüzde 42'lik kısmını AB ülkeleri; yüzde11'lik kısmını da Rusya ile gerçekleştirmektedir. AB ülkeleri içinde dış ticaret hacmimizin en yüksek olduğu ülke, yüzde 9,3 oranı ile şu anda ekonomisi durgunluğa girmiş olan Almanya'dır. Kaldı ki, AB Bölgesi ekonomisi 2008 yılının ikinci ve üçüncü çeyreğinde binde 2'şer oranında küçülerek durgunluğa girmiştir. Bu durgunluğun ülkemize bir çok olumsuz yansımaları olacaktır. Dolayısı ile önümüzdeki dönemde dış ticaret hacmimizde düşüş yaşanması yüksek bir olasılıktır.

 

Dış Ticaret Verileri  (Ocak-Eylül 2008)

 

                                                           Miktar (milyar $)                                           Pay(%)

Rusya Federasyonu                                    30,26                                                        11,3

Almanya                                                     25,13                                                          9,3

İtalya                                                          15,38                                                         5,7

Çin                                                              13,42                                                          5,0

ABD                                                           12,82                                                          4,8

Fransa                                                         12,69                                                          4,7

İngiltere                                                      11,01                                                          4,1

Diğer                                                        148,16                                                         55,1

KAYNAK: TÜİK, Dış Ticaret İstatistikleri

 

Ekonomik krizin Türkiye'ye etkilerinin boyutunu iç talep belirleyecektir. İç talebin daralmaması için ise özellikle dar ve sabitli gelirlilerin desteklenmesi gerekmektedir. Ancak bugüne kadar bu yönde hiç bir tedbir alınmamıştır. Oysa gerek sanayiciler, gerekse KOBİ'ler için bazı önlem paketleri üzerinde çalışılmaktadır. Ekonomik kriz yavaş yavaş ülkemizi etkilemeye başlamışken, görünen gelecekte yaşayacağımız en büyük risk daha yüksek reel faizler, daha fazla cari açık ve daha fazla borçlanma olacaktır. Ülkemiz, bir kriz anında en az 100 milyar dolar kaybedecektir. Bu miktarda bir parayı kaybetmeye ne devletimizin ne de milletimizin tahammülü yoktur. Krizin boyutlarını belirleyecek olan da krizden en çok etkilenecek olan da dar ve sabit gelirlilerdir. Şimdiden hazırlanacak çok daha düşük bütçeli ekonomik paketlerle bu krizden en az zararla çıkmamız mümkündür.

 

Ekonomik ve sosyal politikalar yeniden gözden geçirilmelidir.

 

2002-2008 arasındaki 6 yıllık süreç ekonomi politikalarının sosyal devlet anlayışına uygun olarak düzenlenmesi ve toplumun ekonomik dalgalanmalara karşı dirençli hale getirilmesi için büyük bir fırsattı ve ne yazık ki elden uçup gitti. Fırsatları değerlendirme başarısı gösterilememiştir. En azından tedbir alma basireti gösterilmelidir. Öncelikli olarak "ekonomide olağan üstü hal" ilan edilmelidir. Vakit geçirmeden, çok geniş kapsamlı, toplumun tüm kesimlerini içine alan bir platform oluşturulmalı, gerçekçi ve radikal kararlarla krizden çıkışın yolları aranmalıdır.

 

Dünyanın içinde bulunduğu ve çok yakın bir gelecekte Türkiye'yi de içine alacak olan bu girdap, birkaç basın açıklamasıyla piyasalara moral aşılayarak geçiştirilecek bir sorundan çok daha ciddi ve büyüktür.

 

Klasik liberal anlayış, kendini sorgulamak zorundadır.

 

Ancak öncelikli olarak, ekonomik ve sosyal politikalar yeniden gözden geçirilmeli, yıllardır dünyada ve ülkemizde yapılan hatalar bir daha tekrarlanmamak üzere terk edilmelidir. Klasik liberal anlayışın, her türlü soysal ve insani olguyu hiçe sayan, maksimum kar elde etme mücadelesinin dünyayı uçurumun kenarına getirdiği görülmelidir. Bu nedenle bilinen liberal politikalar, mutlak surette gözden geçirilmeli, yeni bir anlayış geliştirilmelidir.

 

Özünde milli ekonomik değerlerine sahip çıkan, vatandaşlarının refahını ekonomik politikalarının  odağına oturtan, devletin ekonomik alanda daha etkin olduğu bir anlayışın benimsenmesi ve milli bir ekonomik program hazırlanması hepimizin arzusudur.

 

Krizden çıkışın reçetesi; topyekün ekonomik seferberliktir.

 

Türkiye Kamu-Sen ülkemizin, dünyada yaşanan ekonomik yıkımdan en az zararla çıkması için herkese görevler düştüğüne inanmaktadır. Sürdürülebilir bir büyüme sağlanması, bugün ve gelecekte bir daha ekonomik sorunlarla karşılaşılmaması için önerilerimiz, toplumumuzun her kesimini içermektedir. Krizden çıkışın reçetesi ise hazırlanacak milli program çerçevesinde, bilinçte ve eylemde topyekün ekonomik seferberliktir. Yeni oluşturulacak ekonomik anlayış çerçevesinde geliştirdiğimiz ve ortak toplumsal mutabakatla hayata geçirilmesini istediğimiz önlemlerimiz ise kısaca şu şekildedir:

 

Hükümetin yapması gerekenler

 

  • 1- Özellikle dar ve sabit gelirlilerinin alım güçlerinin yükseltilmesi, gelirlerinin reel olarak artırılması ve bu yolla piyasaların durgunluğa girmesinin önlenmesi,

 

  • 2- Kamu görevlileri üzerindeki sendikal sınırlamaların kaldırılması, Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı'na konulan çekincelerin kaldırılması ve kamu görevlilerine ILO standartlarında sendikal hakların tanınarak, toplu sözleşme ve grev hakkının uygulanması konularında yasal düzenlemelerin bir an önce hayata geçirilmesi yoluyla toplumsal uzlaşı ve güven ortamının sağlanması,

 

  • 3- Halkbankası ve Ziraat Bankası'nın özelleştirilmesinden derhal vazgeçilmesi,

 

  • 4- Çalışan ve emeklilere yapılacak ücret artışlarının iç talebe yapacağı olumlu etkiye destek olarak, çiftçiler ve KOBİ'ler için Halkbank ve Ziraat Bankası tarafından yıllık enflasyon oranını geçmeyecek oranlarla kolay kredi sağlanması,

 

  • 5- Faiz oranlarının indirilmesi,

 

  • 6- Uluslar arası piyasalarda petrolün varil fiyatı 150 dolardan, 60 dolar seviyelerinin altına inmesine rağmen Türkiye'de fiyatlara aynı oranda yansıtılmamaktadır. (Benzin ve LPG fiyatlarında yapılan indirimler tarafımızca olumlu karşılanmakla birlikte, girdi maliyetlerinin azaltılması için yeterli bulunmamaktadır.) Benzin, mazot, LPG, elektrik ve doğalgaz fiyatlarında en az %30 oranında indirim yapılarak üretim maliyetlerinin azaltılması,

 

  • 7- İstihdam, yatırım ve sosyal politikaların yeniden gözden geçirilmesi, kamu yatırımlarının artırılması, sosyal devlet anlayışının güçlendirilerek ekonomik dalgalanmalara daha dirençli bir toplum oluşturulması,

 

  • 8- İşsizlik ödeneklerinin ve ödenekten yararlanma sürelerinin artırılması,

 

  • 9- IMF prangasından kurtularak, milli politikalar geliştirilmesi, IMF tarafından dayatılan kanunların yarattığı tahribatın telafi edilmesi,

 

  • 10- Bugüne kadar özelleştirme uygulamalarının doğurduğu olumsuz sonuçlar dikkate alınarak, özelleştirme konusuna daha temkinli yaklaşılması, ABD ve AB'nin krizden çıkmak için uyguladığı kamulaştırma ve piyasalara devlet müdahalesi önlemlerinden yola çıkılarak bu konuda yeni bir milli program oluşturulması, ülkemizde de devletin ekonomi üzerindeki denetleyici ve düzenleyici rolünün artırılması,

 

  • 11- İstihdam artışının sağlanması için kamuda boş kadroların doldurulması, kamu görevlisi açığının kapatılması,

 

  • 12- Ülkemizin yer altı ve yer üstü kaynaklarına ve ormanlarına sahip çıkılarak, talan edilmesinin önüne geçilmesi,

 

  • 13- Kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınması için denetim, eğitim ve ceza mekanizmalarının daha da etkin hale getirilmesi, bir defaya mahsus olarak ve son kez yapılacak vergi ve prim oranlarındaki indirim ve teşviklerle ekonominin kayıt altına alınması için yoğun bir kampanya başlatılması,

 

  • 14- Devletin kaynaklarının verimsiz, etkisiz ve haksız tüketilmesinin önüne geçmek için yolsuzluğa karşı kesin önlemler alınması, kaynak israfının önlenmesi,

 

  • 15- Ülkemizin enerji kaynaklarının ve imkanlarının araştırılarak, özellikle alternatif enerji kaynakları üzerinde çalışmalar başlatılması,

 

  • 16- AR-GE faaliyetlerinin desteklenmesi, yeni buluşların artırılması için marka ve patent konusuna özellikle ağırlık verilmesi,

 

  • 17- Ülke çapında başlatılacak kampanya ile ülkemizde üretilen malların tüketilmesi için bilinçli bir toplum oluşturulması,

 

  • 18- Ülke içinde TL'nin kullanılması için kampanya başlatılması,

 

  • 19- Ekonomik ve Sosyal Konsey'in acilen toplantıya çağırılarak yapılacak çalışmalarda toplumsal konsensüs inşa edilmesi.

 

Sanayici, esnaf ve küçük işletme sahiplerinin yapması gerekenler

 

  • 1- Kayıtdışına son verilmesi için her türlü çabanın gösterilmesi, vergilerin ve çalışanların sosyal güvenlik primlerinin tam ve zamanında ödenmesi,

 

  • 2- Maksimum kar, minimum maliyet anlayışından vazgeçilmesi,

 

  • 3- Kaliteli üretim yapılması,

 

  • 4- Yolsuzluğa karşı sıfır tolerans gösterilerek, her türlü yolsuzluğun önlenmesi için vatandaşlık görevinin tam olarak yerine getirilmesi,

 

  • 5- Kasalarda ve banka hesaplarında döviz cinsinden para bulundurmak yerine TL bulundurulması, yurt içinde yapılacak her türlü işlemin TL cinsinden para karşılığında yapılması,

 

  • 6- Türkiye'de üretim yapmaya özen gösterilmesi.

 

Tüm kesimlerin yapması gerekenler

 

  • 1- Yolsuzluğa ve kayıtdışına karşı tavizsiz tutum sergilenmesi,

 

  • 2- İsrafın önlenmesi,

 

  • 3- Yerli malı tüketilmesi,

 

  • 4- Tasarrufların yastık altında değil, finans kuruluşlarında değerlendirilerek, atıl paranın piyasalara dönmesinin sağlanması,

 

  • 5- Cüzdanda ve banka hesaplarında döviz cinsinden para bulundurmak yerine TL bulundurulması.

 

İşçi, memur, emekli, çiftçi, işveren, bürokrat, siyasetçi, ev hanımı, çalışan, çalışmayan her kesimin temsilcilerinin katılımı ile sorunlar ve çözümler üzerinde tartışılması, alınan kararların ortak bir mutabakat halinde eylem planı olarak kabul edilmesi ve siyasi irade tarafından derhal uygulamaya konulması bir zorunluluktur.

 

Türkiye Kamu-Sen, kapımızdaki ekonomik buhranın mümkün olan en az zararla atlatılması için yapılacak her türlü çalışmaya destek vermeye hazırdır. Amacımız, gerekli önlemlerin alınabilmesi için gerçekleri ortaya koymak ve bu gerçekler ışığında milli, sosyal ve eşitlikçi, yeni bir program hazırlanmasına öncülük etmektir. Bizler, ülkemizin geleceğinin kararmaması, kaynaklarımızın verimli kullanılması; mutlu, huzurlu ve güvenli bir gelecek için hazırlanacak milli programa her türlü desteği vermeye, üzerimize düşen her türlü görevi yerine getirmeye hazırız.

 

Ekonomi politikalarının yeniden belirlenmesi sırasında unutulmaması gereken en önemli çıkarım; yaşanılan bunca krizin ardından toplumların ekonomik statüye, hareketliliğe, bölgeye veya toplumsal normlara göre bölünmesine sebep olan küreselleşmenin, toplumsal çözülmeye katkıda bulunduğu; toplumsal çözülme pahasına gerçekleşen küreselleşmenin gerçekte sahte bir zafer olduğudur.[13]

 

85 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca karşılaştığımız irili ufaklı 11 krizin tam 7 tanesi, küresel politikalara açıldığımız, sendikaların etkilerinin azaltıldığı, örgütlü toplum bilincinin zayıfladığı, özelleştirmelerin alabildiğine arttığı, kamu yatırımlarının kısıldığı 1980-2008 arasındaki 28 yıllık süreçte yaşanmıştır. 1980 öncesi dönemde ortalama 15 yıla bir ekonomik kriz düşerken, küreselleşme dönemi diyebileceğimiz bu süreçte ortalama her dört yılda bir ekonomik kriz yaşanmış, milletimiz ve devletimiz krizlerle boğuşmaktan uzun vadeli plan ve politikalara ağırlık verememiştir.

 

Bugüne kadar ülkemizde yaşanan krizlerin tamamı dönemsel tedbirler alınarak atlatılmış; sonuçta, yaşanan ekonomik bunalımlar hem devletimiz hem de milletimiz üzerinde büyük yaralar açmıştır. Bugün yaşamakta olduğumuz ve yakın gelecekte etkisini daha ağır bir şekilde hissettirecek olan krizin de palyatif tedbirlerle geçiştirilmesi; ülkemizin geleceğinin biraz daha ipotek altına alınmasına, çalışanlarımızın biraz daha  ezilmesine, vatandaşlarımızın biraz daha fakirleşmesine neden olacaktır.  Geçmişte yaşananlardan ders alınması, yanlışların bir daha tekrarlanmamak üzere terk edilmesi, yapılan doğru işlerin artırılarak desteklenmesi;  ülkemizin gelişmesi, milletimizin mutlu, huzurlu ve refah içinde geleceğe umutla bakabilmesi için bir zorunluluktur. İçinde bunduğumuz durum, ekonomik ve sosyal politikaların yeniden belirlenmesi ve geçmişte yapılan hataların bir daha tekrarlanmaması için büyük bir fırsattır. Bu fırsat kaçırılmamalıdır.

 

Türkiye Kamu-Sen, toplumumuzun tüm kesimlerini ve kurumları, Türk ekonomisinin 85 yılının değerlendirildiği, muhasebesinin yapılarak yanlışların terk edildiği, doğruların bulunduğu, odağına milletin refah ve huzurunun oturtulduğu milli bir ekonomik program yapmaya davet etmektedir. Bizler, Türkiye'nin en büyük memur sendikaları konfederasyonu olarak, üzerimize düşen sorumluluğu yerine getiriyor, tüm kamuoyunu özellikle siyasal iradeyi, bu tarihi çağrıya kulak vermeye davet ediyoruz: Çözüm, iç dinamiklerimizi harekete geçirecek, toplumsal mutabakatla hazırlanacak, milli bir ekonomik programdadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKLAR

 

Adam Smith; Milletlerin Zenginliği

 

Necati Aydın; Türk ve Avrupa İnsanının Ekonomik Mücadele Tarihi

 

Coşkun Can Aktan; Talep Yönlü İktisat Teorisi

 

Burhaneddin Ulutan; Ekonomik Kalkınma ve Devlet Yönetimi

 

Ercan Han; Türkiye'de Ekonomik Durum

 

M. Kemal Atatürk; Demeçleri, Konuşmaları, Büyük Nutuk

 

Gülten Kazgan; Türkiye'de Ekonomik Krizler Nedenleri ve Sonuçları Üzerine Karşılaştırmalı Bir İrdeleme, Tanzimattan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi

 

Dani Rodrik; Küreselleşme Sınırı Aştı mı?

 

John Maynard Keynes; The General Theory Of Employment, Interest & Money

 

Mustafa Özbayrak; Türkiye Ekonomik Krizin Neresinde?

 



[1] Smith, Adam; Milletlerin Zenginliği

[2] Aydın, Necati; Türk ve Avrupa İnsanının Ekonomik Mücadele Tarihi

[3] Can Aktan, Coşkun; Talep Yönlü İktisat Teorisi

[4] Ulutan, Burhaneddin; Ekonomik Kalkınma ve Devlet Yönetimi

[5] 6 Aralık 1922 Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'ne demeç

[6] 20 Mart 1923 Konya konuşması

[7] Ulutan, Burhaneddin; Ekonomik Kalkınma ve Devlet Yönetimi

[8] Kazgan, Gülten; Bu rakamlara, İkinci Dünya Savaşı yıllarında, özellikle 1941-45 arası yaşanan ekonomide daralma yılları dahil değildir. Aynı şekilde, 1965-70 yılına kadar süren GSMH ve ihracatta tarımın egemenliği dolayısıyla, olumsuz dışsal şartların (bitki, hayvan hastalıkları, kuraklık gibi) yol açtığı GSMH düşüşleri ya da 1999'da yaşanan depremlerin yarattığı yıkım krizler arasında incelenmemiştir.

[9] Kazgan, Gülten; Türkiye'de Ekonomik Krizler Nedenleri ve Sonuçları Üzerine Karşılaştırmalı Bir İrdeleme

[10] Kazgan, Gülten; Tanzimattan 21. Yüzyıla Türkiye Ekonomisi

[11] Özbayrak, Mustafa; Türkiye Küresel Finans Krizinin Neresinde, Taraf Gazetesi-12 Kasım 2008-

[12] Han, Ercan; Türkiye'de Ekonomik Durum

[13] Rodrik, Dani; Küreselleşme Sınırı Aştı mı?