YOKSULLUK ÇALIŞMALARI ÜZERİNE MUKAYESE PDF Yazdır E-posta
Cuma, 15 Mayıs 2009 15:48

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ.............................................................................................1                

GİRİŞ...............................................................................................2

 

I-     DÜNYADA YOKSULLUK VE BOYUTLARI.......................................2

 

II-   TÜRKİYE'DE YOKSULLUK VE İKTİSADİ KALKINMA

PLANLARINDA ÖNGÖRÜLEN TEDBİRLER..............................................7

 

A)    Kalkınma Planlarının Değerlendirilmesi...............................................10

 

III-  KALORİ HESAPLARI VE TANIMLAR...........................................12

 

A)    Dünyada Yoksulluk ve Açlık Kriterleri.............................................12

 

B)    Türkiye'de Kamu Çalışanlarının Yaş Ortalaması.................................13

 

C)    Yaş ve Aktivite Durumlarına Göre Kalori İhtiyacı..................................14

 

D)    Türkiye Kamu-Sen'in Yoksulluk ve Açlık Kriterleri.............................14

 

E)     DİE'nin Yoksulluk ve Açlık Kriterleri.................................................15

 

IV-   DİE'NİN VE KAMU-SEN'İN YOKSULLUK ARAŞTIRMASI

SONUÇLARI....................................................................................17

 

V-    SONUÇ........................................................................................23

 

KAYNAKÇA....................................................................................34

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÖNSÖZ

Sudanlı aç bir çocuğun incecik siyah teni, narin kemikleri ve güneşten pişmiş öne eğik başı. Küçük kızın açlıktan bir adım daha atacak gücü kalmamış. Yere kapaklanmış, emekleyerek bir kaç kilometre ilerideki yardım kampına gitmeye çalışıyor. Biraz arkasında ise bir akbaba sabırla küçük kızın ölümünü bekliyor. Ve küçük kız için inanılmaz bir fırsat doğuyor: Kızı kurtarabilecek bir kişi olayı görüyor ve yanına yaklaşıyor. İşte zamanın durduğu an: Kızın bu halini gören gazeteci Kevin Carter, fotoğraf makinesi ile bu anı donduruyor ve çektiği bu fotoğrafla hayalindeki Pulitzer ödülünü alıyor. 1994 yılında Sudan'da çekilen bu fotoğraf, Afrikada'ki açlığın ve yoksulluğun simgesi oldu ve belkide bir çok insan bu fotoğraf sayesinde açlıktan kurtuldu.

Ancak; insanlar olayı sadece bir fotoğraf karesi olarak görmüyorlardı. Kevin Carter'a olayın devamını, yani küçük kıza ne olduğunu sordular. Cevap en az fotoğraftaki manzara kadar içler acısıydı: Carter, küçük kıza yardım etmediğini ama fotoğraf çekerken akbabanın korkup kaçtığını, kızın yaşayıp yaşamadığını bilmediğini ama yaşıyor olması gerektiğini, çünkü gıda yardımı yapılan Amerikan üssünün pek de uzakta olmadığını söyledi.

İnsanların Carter'a o anda ne cevap verdiğini bilemiyoruz, ancak Carter, 3 ay sonra kendince bir cevap buldu. Fotoğraf makinesini elinden bırakıp, bahçe hortumunu arabasının egsozuna taktı ve intihar etti. Kevin Carter'ın bıraktığı intihar notunda bu fotoğrafla ilgili veya içinde bir takım ızdıraplar olduğunu gösterecek her hangi bir ifade bulunmadığı belirtiliyor...[1]

Bu fotoğraf, hikayesiyle incelenmeye değer. Yukarıdaki fotoğrafı çeken Kevin Carter'ın, o anda yardıma ihtiyaç duyan kızı kurtarmak yerine olay yerini büyük bir aymazlık içinde terk etmesi aslında tüm insanlığın içinde bulunduğu bencilliğin ve vurdumduymazlığın dışa vurumundan başka bir şey değil. Bilimsel ve teknolojik gelişmenin akıl almaz bir hıza ulaşması, insanlar için maddi çıkarların, insani duyguların önüne geçmesine neden oldu. Çünkü ne yazık ki; insanlık, teknoloji ve bilimde yakaldığı ivmeyi, manevi değerlerin gelişmesinde yakalayamadı. Sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın en büyük erdemler arasında yer aldığı bir toplumsal yapıdan; umursamayan, kendisinden başkasının sorunlarını görmeyen, bencil ve çıkarcıların egemen olduğu bir yapıya doğru gidişin tabii sonuçları olarak ortaya çıkan bu durum aslında bütün kamu vicdanını derinden yaraladı.

Başarının karşılığının yalnızca maddi tatmin olduğu bir dünyada açlığı, yoksulluğu ve savaşları önlemek eskisinden daha da zor, daha büyük sorumluluklar gerektiren bir uğraş haline geldi. Vurdumduymaz, bencil ve çıkarcı bireylerle gelinen sonuç oldukça vahim oldu. Her şeyin değerinin maddi olarak ölçüldüğü çağımızda, bir yanda benzer dramlar hergün daha sık görülmeye başlarken, diğer yanda da olanları umursamadan "daha çok kazanç" elde etmek isteyenlerin sayısı artmakta. Açlığın, yoksulluğun ve manevi tahribatın büyüklüğü, bu yozlaşmanın ve sonuçlarının artık bireysel çabalarla değil, devletlerin ortak politik ve siyasal çabalarıyla önlenmesi mecburiyetini de beraberinde getirdi.

GİRİŞ

 

Özellikle son yüzyılda, gelir dağılımında artan adaletsizlik, bir tarafta hayalleri zorlayan bir zenginlik ve lüks içinde diğer tarafta da yokluk ve sefalet içinde, zor şartlar altında yaşayan farklı toplumların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

 

Son yıllarda, dünyanın pek çok ülkesinde yaşanan ekonomik krizler ve hakim olan serbest piyasa ekonomisi sonucunda, ulusal piyasalarda ağırlığını gitgide hissettiren çok uluslu şirketlerin  uygulamakta olduğu ücret ve işçi politikaları, artan işsizlik ve bunlara bağlı olarak sendikaların özel sektörde ve kamu kesiminde etkinliğinin azalması, ekonomik gelişmelerin her geçen gün çalışanların aleyhine bir seyir izlemesine sebep olmaktadır.

 

Coğrafi ya da fiziksel engeller nedeniyle temel ihtiyaçlarını karşılayamayan insanlara, iş piyasasında yaşanan olumsuz gelişmeler sonucunda işsizler ve çalışan kesimin büyük bir çoğunluğu da eklenmektedir. Sermaye hareketlilikleri ve anayasaların değişmez ilkesi olan sosyal devlet anlayışının terk edilmesiyle, kendi haline bırakılan piyasa, oluşan üretim ve katma değerin ağırlıklı olarak sermaye sahiplerine akmasına sebep olurken, arkasında da yoğun bir işsiz kitlesi ile çalışmasına rağmen temel ihtiyaçlarını karşılayamayan bir toplum bırakmaktadır.

 

En temel ihtiyaçlarını, yaşadığı coğrafyaya, günün şartlarına ve ait olduğu sosyal çevrenin standartlarına göre kendi imkanlarıyla yeteri kadar temin etmek her sosyal bireyin amacı ve yaşamsal bir şart olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumun üyelerinin, temel ihtiyaçlarını yaşadığı coğrafyaya ve günün şartlarına göre temin etmesi, insanca yaşaması için de bir zorunluluktur. Fertlerin insanca yaşaması için gerekli olan temel ihtiyaçlarını kendi imkanlarıyla temin edememesi durumuna ise yoksulluk denilmektedir.

 

I- DÜNYADA YOKSULLUK VE BOYUTLARI

 

Dünya Sağlık Örgütü'nün 2003 Dünya Sağlık Raporu'nda konu edildiği gibi insanların yaşayabilmeleri yalnızca ihtiyaç duydukları gıdayı temin etmekle mümkün  olmamaktadır. Hayatta kalabilmek, uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmek için insanların pek çok hizmete de zamanında ve rahatça ulaşabilmeleri bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü'nün 2003 Yılı Raporu'na göre; bir Japon kız çocuğu doğduğunda 85 yaşına kadar yaşam beklentisine sahipken, Sierra Leone'de aynı kız çocuğu 36 yaşına kadar sürebilecek bir yaşam beklentisine sahiptir. Japon kız çocuğu yeterli beslenme, bağışıklama ve iyi bir sağlık ortamına sahip olacaktır. Eğer anne olursa, yüksek kalitede anne bakım hizmeti alacak, yaşlandıkça bir kronik hastalığı olacak ama çok ileri düzey tedavi ve rehabilitasyon imkanları önünde olacak ve ortalama olarak yıllık 550$ veya gerektiğinde daha yüksek rakamlarda ilaca erişimi olacaktır. 

Bu arada Sierra Leone'deki kız çocuğunun bağışıklama hizmeti alma olasılığı oldukça düşüktür. Tüm çocukluk çağı boyunca yüksek olasılıkla düşük kilolu olacaktır. Muhtemelen ergenlik dönemde evlenecek, 5 - 6 veya üzeri sayıda, eğitimli kimselerin yardımı olamadan doğum yapacaktır. Bunlardan bir veya birkaçı bebeklik çağında ölecektir ve bunun yanında kendisinin de doğum ve gebelik esnasında ölme olasılığı oldukça yüksek olacaktır. Hastalanacak olursa yıllık ortalama 3$'lık ilaca ulaşabilecek, orta yaşlarını görecek olursa, kronik hastalık geliştirecek ama yeterli tedaviye ulaşamadan ölecektir.[2]

Bu iki yaşam arasındaki sağlık uçurumu nasıl kapanacaktır? Yoksulluk, silahlı çatışmalar, kurumsal düzensizlik, temel alt yapının bozukluğu gibi birçok faktör, sağlığın direkt olarak kontrolünde oldukça etkindir.

Bu gerçeğin bilincinde olan DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) bu faktörlerin daha iyiye götürülmesini güçlü bir şekilde savunmaktadır. Fakat her ne kadar yoksulluk ve sosyo ekonomik eşitsizlik ile savaş devam etse de dünyada küreselleşme süreci ile gelinen nokta hiç de iç açıcı değildir.

BM (Birleşmiş Milletler) Eylül 2000'de 189 ülke temsilcisi ile New York'ta milenyum zirvesinde bir araya gelmiş ve BM Milenyum Deklarasyonu'nu oluşturmuşlardır. Deklerasyon'un önemli başlıkları şunlardır:

  • Barış, güvenlik ve silahsızlanma
  • Yoksullukla mücadele
  • Ortak çevrenin korunması
  • İnsan hakları, demokrasi ve iyi yönetim
  • Risk altında olanın korunması
  • Afrika'nın özel gereksinimlerinin karşılanması
  • BM'nin güçlendirilmesi

Zirveyi takiben oluşturulan yol haritasında 2015 tarihine kadar bu yedi başlık içerisinde ulaşılması hedeflenen unsurlar ortaya konmuştur. Bunların arasında yoksullukla mücadele ve gelişmeyle ilgili olan başlık ve alt başlıkları genel olarak Milenyum Gelişme Hedefleri olarak tanımlanmıştır. Bu hedefler:

  • Yoksulluğu ve açlığı azaltma
  • Kötü sağlıkla mücadele
  • Cinsiyetler arası eşitsizliği azaltma
  • Eğitimsizliği azaltma
  • Temiz suya erişimi sağlama
  • Çevre korunması'dır.

Görüleceği gibi Dünya Sağlık Örgütü ve Birleşmiş Milletler de sağlıklı ve uzun bir insan ömrü ve toplumsal barışın sağlanması için yoksulluğun yok edilmesini birincil şart olarak görmektedir.

19. yüzyılın sonlarında Endüstri Devrimi'nin toplum üzerinde oluşturduğu ağır ve yıkıcı etkisini yok edebilmek, toplumun asgari yaşam için ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetleri karşılayabilmek ve yoksulluğu en aza indirmek amacıyla batıda sosyal refah devleti ilkesi benimsenmiştir. İngiliz iktisatçılarından Briggs refah devletini, amaç ve görevlerinden yola çıkarak şöyle tanımlamaktadır (Gough, NP,895): "Refah devleti, kişilere ve ailelere, sahip oldukları mülklerin piyasa değerine bakmaksızın minimum bir gelir garanti ederek; kişisel ve ailevi krizlere yol açabilecek hastalık, yaşlılık, işsizlik gibi belirli sosyal riskleri karşılayabilecek güce kavuşturmak suretiyle kişiler ve aileler için güvensizlik alanını daraltarak ve nihayet statü ya da sınıf ayrımı yapmaksızın tüm vatandaşlara belirli sosyal hizmetleri en iyi standartlarda sunmayı garanti ederek, piyasa güçlerinin işleyişini değiştirmek amacıyla devlet erkini politikalar ve idare yoluyla bilinçli olarak kullanan devlettir." 

Briggs'in tanımı esasen refah devletinin amaç ve görevleriyle birlikte; refah devletinin en belirgin özelliğini de ortaya koymaktadır: "... piyasa güçlerinin işleyişini ... değiştirmek amacıyla, devlet erkini politikalar ve idare yoluyla bilinçli olarak kullanan devlet..."

Refah devleti denildiği zaman, genel olarak sosyal refahın maksimizasyonu ve yoksulluğun azaltılması amacıyla devletin ekonomiye aktif ve kapsamlı müdahalelerde bulunmasını öngören bir devlet modeli anlaşılmaktadır. Refah devleti en genel anlamda piyasa ekonomisinin başarısızlıklarını ve yetersizliklerini ortadan kaldırma amacını gütmektedir ve müdahaleci, düzeneyici, yeniden dağıtıcı ve girişimci bir devlet anlayışıdır. ILO tarafından kabul edilen minimum refah devleti araçları, kişilere sağlanan tüm nakdi faydalar ve kamu sağlık hizmetleridir. Wilensky, bu listenin genellikle eğitim, kişisel sosyal hizmetler ve konutu da kapsayacak şekilde genişletildiğini ileri sürmektedir (Gough, NP,895). Mishra, tam istihdam politikalarını; Titmuss, mali refah olarak adlandırdığı vergi harcamalarını hatta işletmelerin kurum içi mesleki refah programlarını; Gough ise, kişi ve firmaların toplumdaki diğer kişilerin ve grupların yaşam koşullarını etkileyen özel faaliyetlerinin devletçe düzenlenmesini refah devletinin araçları arasında saymaktadır (Gough, NP,895).

İnsanların sosyal sorunları iki grupta toplanabilir ( Göze, 1995, 20-21):

  • İnsanların bedensel ve zihinsel gelişmesi, maddi refahı, tüm yeteneklerini geliştirmesi, tüm imkanlarını kullanması ile ilgili sorunlar. Bu açıdan sosyal sorunlar kişinin sağlığı, bedensel gelişmesi, yaşama imkanları yani iş hayatı ve bunlarla ilgili hastalık, yaşlılık, sakatlık, işsizlik gibi tüm sorunları, bunun yanında insanın bedensel, ruhsal gelişmesi, kişiliğinin, yetenek ve imkanlarının geliştirilmesi ile ilgili eğitim, öğrenim, toplumsal hayatta ilerlemesi gibi sorunları kapsar.
  • İnsan doğduğu andan itibaren çeşitli kurumlar içinde yer alır, bunlara bağlı olarak yaşar, gelişmesini bu kurumlar içinde tamamlar -aile, mesleki kurumlar gibi-. Bu da sosyal yapı sorunlarını ortaya çıkarır.

İnsan tek başına yaşayabilen bir yaratık olmadığına ve doğduğu andan başlayarak çeşitli ve değişik kurumlar içinde yaşamak zorunda olduğuna göre, bireyin sosyal sorunlarının çözümü, onun içinde yaşamak zorunda kaldığı sosyal yapı sorunlarının çözümüne bağlıdır (Göze, 1995, 21). Bu bakımdan ailenin sorunları çözümlenmeden bireyin sorunları çözümlenmiş sayılmaz. Diğer yandan sosyal yapı sorunlarının çözümü de bireyin sosyal sorunlarının çözümüne bağlıdır.

Sosyal refah devletleri, sosyal politikalar ve sağladıkları sosyal korumalarla sosyal vatandaşlığı mümkün kılan ve yoksulluğu önlemeyi temel hedef almış devlet tipidir. Buna göre; piyasa mekanizmasının serbest işleyişinin yol açtığı riskler ve sosyal sorunlar, sosyal politikalar aracılığıyla piyasaların yeniden düzenlenmesini ya da olumsuz sonuçların telafi edilmesini gerektirmektedir. Bu yapılmadığı zaman ülkelerde bir demokrasi açığı ortaya çıkmakta, gelir dağılımında adaletsizlikler görülmekte, yoksulluk artmakta, vatandaşlık ise sadece bir piyasa vatandaşlığı olmaktan ileri gidememektedir.[3]

Ne yazık ki son yıllarda dünyada görülmekte olan bazı gelişmeler, büyük mücadeleler sonucunda kurulan demokratik dengenin bozulmaya çalışıldığını göstermektedir. Son dönemde etkinliğini giderek artıran sermaye, geniş pazar potansiyeli ve yüksek kar marjı nedeniyle faaliyet alanını sosyal refah devletlerinin yüklenmiş olduğu sosyal hizmetler sektörünü de kapsayacak şekilde genişletmek istemektedir.

 

Sosyal devlet ilkesini benimsemiş olan devletler, sermayenin talep ettiği bu hizmetleri, aslında ücretsiz olarak vermektedir. Bu sebeple sermayenin öncelikli hedefi kendisine engel olarak gördüğü sosyal devleti ortadan kaldırarak, ticari değeri olan her hizmeti bir bedel karşılığında topluma pazarlamaktır. Bu süreç; en basit sosyal gereksinimlerin bile para karşılığında temin edildiği, devletlerin sosyal ve ekonomik hayattan tamamen el çektirildiği, sendikaların gücünün ve etkinliğinin yok edilmesi sonucunda, gelirin büyük kısmının sermaye sahiplerince elde edildiği ve yoksulluğun toplumların kaderi olduğu bir sona doğru gitmektedir.

Küreselleşme sürecine bağlı olarak batıda sosyal devlet, refah devleti gibi anlayışların değişmesi, bu anlayışın uluslararası kuruluşlar aracılığıyla batı dışı ülkelere de yansıtılarak, sosyal ve refah devleti anlayışının terk edilmesi, toplumlar içinde gelir dağılımındaki adaletsizliği ve yoksulluğu arttıran nedenler arasındadır. Küresel eğilimlerin arttığı son 20 yılda dünyada yoksulluk da, eşitsizlik de artmıştır. Küreselleşme, artan yoksulluk ve eşitsizliğe yeni bir ivme kazandırmıştır. BM verilerine göre 6.3 milyarlık dünya nüfusu içinde en yoksul yüzde 5'lik kesimin toplam dünya üretiminden aldığı pay, 15 yıl önce yüzde 2,3 iken şimdi yüzde 1,4'e gerilemiş durumdadır. Aynı dönemde en tepedeki yüzde 5'in dünya üretiminden aldığı pay ise yüzde 70'ten yüzde 85'e yükselmiş bulunmaktadır. Aşağıdaki tablolarda gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerin (küreselleştiren-küreselleştirilen) 1980 ve 2000 yılları itibarıyla kişi başına düşen milli gelirleri verilmiştir.[4]  Tablo, bazı gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerin milli gelirlerinin 1980 ve 2000 yıllarında kıyaslanması şeklindedir. Tablolarda ülkeler, milli gelir büyüklüklerine göre sıralanmıştır. Buna göre 1980 yılında, milli geliri kişi başına 15 bin 410 ABD Doları olan İsveç ile milli geliri 33 bin 420 ABD Doları olan Katar arasındaki fark 18 bin 10 ABD Doları Katar lehinedir. Başka bir deyimle 1980 yılında Katar halkının milli geliri İsveç halkından 18 bin 10 ABD Doları daha fazladır. Globalleşmenin olumsuz etkilerinin sermaye ve kaynak devri olarak kendini göstermesi sonucunda, 2000 yılına gelindiğinde Katar'ın kişi başına düşen milli geliri 11 bin 340 ABD Doları'na gerilemiş, bu arada İsveç'in milli geliri ise 26 bin 780 ABD Doları'na yükselmiştir. Geride kalan 20 yıllık süreç içinde  İsveç'in milli geliri yaklaşık yüzde 74 oranında artarken, Katar'ın milli gelirinde yüzde 66'lık bir azalış kaydedilmiştir.

Gelişmiş ülkeler 1980 yılından 2000 yılına değin ortalama milli gelirlerini yaklaşık 2,7 kat artırmışken, gelişmekte olan ülkelerin ortalama milli gelirleri neredeyse yarı yarıya azalmıştır. Dünyanın bir bölgesinde gelirler bu denli yükselirken, başka bir bölgesinde hızla düşmesi, küreselleşme yoluyla sosyal mal ve hizmetlerin özelleşmesi ve uluslar arası sermayenin serbest dolaşımıyla birlikte az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerden gelişmiş ülkelere doğru kaynak akışına bağlanabilir. Tablolar, gelişmiş ülkelerin son 20 yılda, zenginliklerini gelişmekte olan ülkelerin sırtından artırdıklarını ve bu ülkeleri yoksulluğun pençesine attıklarını ortaya koymaktadır.

 1980 Yılında Kişi Başına Düşen Milli Gelir ($)

ÜLKE

1980

FARK

ÜLKE

1980

İSVEÇ

15.410

18.010

KATAR

33.420

ABD

12.850

18.440

B.ARAP E.

31.290

FRANSA

12.680

-9.440

IRAK

3.240

KANADA

11.150

-8.900

İRAN

2.250

JAPONYA

10.390

-8.310

CEZAYİR

2.080

İSVİÇRE

9.620

-7.590

ÜRDÜN

2.030

ALMANYA

9.500

-7.560

TÜRKİYE

1.940

İNGİLTERE

8.580

-6.780

MALEZYA

1.800

İTALYA

7.900

-6.350

SURİYE

1.550

İSPANYA

5.740

-4.380

TUNUS

1.360

İRLANDA

5.650

-4.940

NİJERYA

710

YUNANİSTAN

5.510

-4.990

MISIR

520

PORTEKİZ

2.910

-2.410

ENDONEZYA

500

Kaynak: Meral Tamer (Milliyet)

 

 2000 Yılında Kişi Başına Düşen Milli Gelir ($)

 

ÜLKE

2000

FARK

ÜLKE

2000

İSVİÇRE

38.120

-19.880

B. ARAP E.

18.240

ABD

34.260

-22.920

KATAR

11.340

JAPONYA

34.210

-30.830

MALEZYA

3.380

İSVEÇ

26.780

-23.690

TÜRKİYE

3.090

ALMANYA

24.500

-21.800

IRAK

2.700

İNGİLTERE

24.500

-26.590

TUNUS

2.090

FRANSA

23.670

-21.990

ÜRDÜN

1.680

İRLANDA

22.960

-21.330

İRAN

1.630

KANADA

21.050

-19.460

CEZAYİR

1.590

İTALYA

20.010

-18.520

MISIR

1.490

İSPANYA

14.960

-13.970

SURİYE

990

YUNANİSTAN

11.960

-11.390

ENDONEZYA

570

PORTEKİZ

11.060

-10.800

NİJERYA

260

Kaynak: Meral Tamer (Milliyet)

 

Uzun yıllardan beri yoksulluğun tanımı ve kriterleri üzerinde tartışmalar yapılsa da, yoksulluğu tanımlayan öğeler, bireyin yaşadığı coğrafyaya, günün şartlarına ve ait olduğu sosyal çevrenin standartlarına göre büyük farklılıklar gösterir. Örneğin; Nijerya'da yaşayan bir kimse ile İngiltere'de yaşayan bir kimsenin yoksulluk tanımı ve temel ihtiyaçları arasında büyük farklılık bulunmaktadır. Bu nedenle dünyada yoksulluğu evrensel bir tanıma ve evrensel bir maddi karşılığa oturtmak oldukça güçtür. Ancak; yine de Dünya Bankası, 2000 yılında aşırı yoksulluk sınırını kişi başına günlük 1 Dolar olarak belirlemiştir. Gerek ülkemiz, gerekse dünya şartlarını göz önünde bulundurduğumuzda bu kriterin, dünyada her geçen gün artan yoksulluğun boyutlarını gizlemek için, sermaye sahiplerinin ve küresel güçlerin bir aldatmacası olduğunu söylemek mümkündür. Buna rağmen Çin hariç tutulduğunda günde 1 dolardan az gelire sahip dünya yoksul nüfusunun toplam nüfusa oranının  küresel eğilimlerin arttığı 1998 yılına gelindiğinde % 26,2'ye çıkmış olması, tüm dünyanın içinde bulunduğu sefaleti daha iyi anlatmaktadır.

 

Buna göre dünyada (Çin nüfusu hariç) aşırı yoksulların sayısı 1 milyar 200 milyona yükselmiştir. Küreselleşme eğilimleri sonucunda, sosyal yardımlaşma ve dayanışmanın en büyük erdemler arasında yer aldığı bir toplumsal yapıdan, umursamayan, kendisinden başkasının sorunlarını görmeyen, bencil ve çıkarcıların egemen olduğu bir yapıya doğru gidişin tabii sonuçları olarak ortaya çıkan bu durum, aslında tüm insanlığın vicdanını sızlatmaktadır. Üstelik bu günlük kişi başı 1 Dolar'ın gıda, barınma, giyim, sağlık, ısınma, haberleşme gibi temel ihtiyaçlar için değil yanlıca gıda harcaması baz alınarak hesaplanmış olması, insanları doğada, sosyal olmaktan uzak bir canlı olarak görmekten başka bir şey değildir. Dünya Bankası'nın başkan yardımcılığı ve baş ekonomistliği gibi görevlerde bulunmuş ve ABD eski başkanı Bill Clinton'un finans danışmanlığını yapmış olan, 2001 yılı Nobel ekonomi ödülü sahibi Prof. Dr. Joseph Stiglitz'in belirttiği gibi Avrupa Birliği'nde inek başına 2 Dolar sübvansiyon verilirken, insanların yaşaması için günlük 1 Dolar'ı yeterli gören Dünya Bankası ve hamisi küresel güçlerin, insanlık için koyduğu sınır da ortaya çıkmış olmaktadır.

 

II- TÜRKİYE'DE YOKSULLUK VE İKTİSADİ KALKINMA PLANLARINDA ÖNGÖRÜLEN TEDBİRLER

 

Türkiye'nin son yıllarda en önemli konusu haline gelen gelir dağılımı eşitsizliği ve yoksulluk, kalkınma planlarında Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'ndan başlayarak her plan döneminde artan bir ağırlıkla yer almıştır. Türkiye, 1960'larda yapısal, sosyal ve ekonomik sorunları nedeniyle bütüncül bir planlama anlayışına geçmiştir. Kalkınma iktisadının dünyadaki ağırlığı ve üçüncü dünya ülkelerine önerilen ithal ikameci büyüme modeli, kalkınmacı planlamaya geçişin dışsal faktörleri olmuştur.

 

Her plan döneminde farklı ekonomik, politik ve sosyal tercihler nedeniyle gelir eşitsizliği sorunu farklı bir biçimde ifade edilmiştir. İlk iki plan, 15 yıllık (1963-1977) uzun vadeli stratejinin başlangıcı olarak düşünülmüştür. Bu iki plan temelde sanayinin motor olduğu ekonomik büyümeyi hedeflemiştir. Her iki planda da hedefler konusunda sayısal hedeflerden daha çok yapısal bir değişme öngörülmüştür. Birinci Planda (1963-1967) sanayileşmede ithal ikameci bir büyüme öne çıkarılırken, İkinci Planda (1968-1972) sanayileşmede karşılaştırmalı üstünlükler ilkesi benimsenmiştir. Gelir dağılımı eşitsizliği sorunu ise sadece eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik politikaları ile ilişkilendirilmiştir. Sayısal bir hedef verilmeksizin sosyal adaletin sağlanacağı belirtilmiştir.

 

Birinci Plan sosyal adaleti, gelirin yeniden bölüşümü olarak yorumlamış ve bu çerçevede tüketim harcamalarının sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik alanlarında artırılmasına önem vermiştir (DPT 1963, sf.11). Sosyal adaleti sağlayacak politika araçları lüks tüketimin kısılması, tasarruf artışlarının gelir farklarının artırıcı bir eğilim kazanmasının önlenmesi, yaygın bir sosyal güvenlik sistemi kurulması, vergilere daha müterakki (gelişmiş) bir yapı kazandırılması, ve yatırımlar için yer seçiminde uygulanacak kriterlerin

(DPT 1963, sf. 16) belirlenmesidir. Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması, sağlık programlarının geliştirilmesi, işsizliğin azaltılması ve nüfus artış hızının düşürülmesi eşitsizliği giderici politikalar olarak düşünülmüştür (DPT 1963,

sf. 35-36).

 

İkinci Plan Türkiye'nin yapısal sorunlarını tasarrufların yetersizliği ve ödemeler dengesi, kurumsal güçlüklerini ise tarımsal yapıda, sanayide ve ekonomik ve sosyal altyapıda görmektedir. Plan stratejisi,

  • demokrasi ve karma düzenin korunması
  • adalet ve tam çalışmanın temini
  • herkes için insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesine ulaşmak (DPT 1968, sf. 2) nihai amaçlarına dayanmaktadır. İkinci Plan dönemi sonunda milli gelirin yüzde 40 artması, ilkokullaşmanın tüm çocukları kapsaması, sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi gelir dağılımı açısından temel hedeflerdir (DPT 1968, sf. 12). Bu hedefler için,
  • kişi başına gelirin hızla ve devamlı artırılması,
  • çeşitli gelir grupları ve bölgeler arasıda dengeli gelişme sağlanması,
  • istihdam imkanlarının artırılması,
  • kalkınmanın nimet ve külfetlerinin sosyal adalet ilkelerine göre bölüşülmesi,
  • toplumun daha yüksek bir refah seviyesine ulaşabilmesi için milli gelirdeki artışların milli tasarrufları artırma yoluna gidilerek, artan oranlarda yatırımlara ayrılması (DPT 1968, sf. 2-3) amaç edinilmiştir.

 

Bu amaçlara ulaşacak politika araçları ise sosyal adaleti sağlama açısından tam çalışma esasına göre istihdam imkanlarının genişletilmesi, gelişmiş vergi politikaları, kamu hizmetlerinden herkesin yararlanmasını sağlamak, eğitimde fırsat eşitliği, ücretlilerin örgütlenmesi, ücret politikaları ve yatırımların bölgesel tercihleri tespit edilmiştir (DPT 1968, sf. 21). Bu çerçevede sosyal adaleti yaygınlaştırma politikaları olarak konut politikaları, aile planlaması, eğitimde tüm toplumsal kesimler için fırsat eşitliğini gözetici politikalar oluşturulması ve toplum kalkınması yönteminin desteklenmesi önerilmektedir.

 

Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı (1973-1977), ilk iki kalkınma planından oldukça farklıdır. "Özellikle Ankara Anlaşması çerçevesinde AET' ye katılmaya geçişi düzenleyen Katma Protokol, kalkınma politikasının yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmıştır."[5] 1963-1977 dönemini kapsayan uzun vadeli stratejinin son dönemi olan Üçüncü Plan döneminde bu strateji bırakılarak yeni bir uzun vadeli strateji benimsenmiştir. "Yeni Strateji" olarak adlandırılan bu plan, orta vadeli 1977 ve uzun vadeli 1995'e kadar olan dönemi kapsamaktadır. Hedef, İtalya'nın 1970 yılındaki ekonomik gelişmişliğine 1995'de ulaşmaktır. Bu planda ilk defa "gelir dağılımı dengesizliği ve gelir dağılımının iyileştirilmesi" temel sorunlardan biri olarak dile getirilmiştir.[6] Toplumsal gelişmenin hem ekonomik hem sosyal olduğu vurgulanmıştır. Üçüncü planda strateji yenilenmesine rağmen politika araçları hemen hemen aynı kalmıştır (DPT 1983, sf. 18). Üçüncü plan ilk iki planda belirtilen sosyal adaleti sağlayıcı politikaları, kır-kent eşitsizliği çerçevesinde görmektedir. (DPT 1983, sf. 24). İkinci plandan farklı olarak sosyal adaleti sağlayıcı politikalar olarak köy ve köylü sorunu, sosyal güvenliğin yaygınlaştırılması, sağlık hizmetlerinin tek elden yönetilmesi önerilmektedir (DPT 1983, sf. 42).

 

Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde, Üçüncü Plan döneminde belirlenen uzun vadeli strateji (1977-1995) bir kenara bırakılmış ve 1979-2000 dönemini hedefleyen yeni bir uzun vadeli strateji perspektifi belirlenmiştir. Dördüncü Plan döneminin bir önemi, yapısal uyum ve istikrar politikalarının 1980'de başlamasıdır. Bu politikalarla ekonominin liberalleşmesi başlamış ve ihracata dayalı büyüme modeline geçilmiştir. 1980 yılı, Türkiye için hem ekonomik hem de politik açıdan bir milat olarak kabul edilmektedir. Böylece Türkiye ekonomisi, politik ve sosyal yapısı büyük oranda dışsal faktörlerin etkisine girmiştir. Bundan sonraki kalkınma planları bu etki çerçevesinde oluşturulmuştur. Dördüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı'nda (1979-1983) büyüme, kalkınmada dengeli bölgesel gelişme, ekonomide dışa açılma ve ekonomik kaynak oluşturacak kurumsal ve yönetsel politikaların oluşturulması temel amaçlar olarak belirlenmiştir (DPT 1983, sf. III). Dördüncü Planda gelir dağılımı eşitsizliğini giderici politikalara daha  fazla önem atfedilmesine rağmen dış ödemeler açığının büyümesi, büyüme hızının yavaşlaması  gibi ekonomik sorunlar gelir eşitsizliği sorununu geriye itmiştir. 

 

Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın (1985-1989) temel özelliği liberalleşmeyi ön plana çıkarmasıdır. Türkiye ekonomisinde kamu-liberal birleşik büyüme mantığının artık terk edileceği ve rekabete dayalı bir ekonomiye geçileceği vurgulanmıştır.[7] Gelir dağılımı açısından eğitim, sağlık, istihdam, sosyal güvenlik, altyapı yatırımları yanında konut ve bölgesel gelişim politikalarının da ön plana çıkarıldığı görülmektedir (DPT 1985, sf. 16). Bu planda yer alan bir ayrıntı da çiftçi, memur, işçi ve emekli kesimi toplumun orta sınıfı olarak kabul etmesi ve refahın yaygınlaştırılmasında "aile"yi temel almasıdır (DPT 1985, sf. 16-18).

 

Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı (1990-1994) sanayinin milli gelir içindeki payının yükseltilmesini temel alan büyüme perspektifli bir plandır.[8] Bu planda, gelir dağılımı eşitsizliği en önemli sorun olarak belirtilirken, eşitsizliğin nasıl azaltılacağına yönelik hedef ve politika önerileri bakımından oldukça zayıftır. Çiftçi, memur, işçi ve emekli kesimini hala orta sınıf olarak görmekte, yoksulluk kelimesi kullanmadan toplumun en alt kesimlerine yönelik politikalar önermektedir.

 

Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1996-2000) küreselleşme, Avrupa Birliğine entegrasyon, insan kaynaklarının geliştirilmesi ve ekonomide etkinliği artıracak yapısal değişim sorunlarını temel alan bir anlayışla oluşturulmuştur.[9] Yedinci Plan, diğer planlardan farklı olarak ekonomik ve sosyal alanda yapısal değişim projelerine dayanmaktadır. Bu projeler, eğitim, nüfus, sağlık, istihdam, tarım, sanayileşme, bilim ve teknoloji, Avrupa Birliğine uyum, devletin düzenleyici ve gözetici fonksiyonlarının geliştirilmesi, finans reformu, vergi sistemi, sosyal güvenlik reformu, kamu hizmetlerinde etkinliğin artırılması, mahalli idarelerin güçlendirilmesi, alt yapı hizmetleri, özelleştirme, devlet işletmeciliğinde yapısal değişim, bölgesel gelişme, metropoller ve çevre ile ilgili alanları kapsamaktadır. Bu plan önceki altı plandan farkı olarak büyük oranda sosyal bir plandır. Gelir dağılımı eşitsizliği yanında yoksulluk sorunu ilk defa resmi bir metinde yer almıştır. Ayrıca yine ilk defa Plan öncesi hazırlık çalışmaları çerçevesinde Gelir Dağılımı ve Politikaları Özel İhtisas Komisyonu oluşturulmuş ve Plana baz teşkil eden bir rapor hazırlanmıştır.

 

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) dönemine gelindiğinde Türkiye bir kez daha uzun vadeli stratejisini değiştirmiştir. Artık yeni strateji 2001-2023 yıllarını kapsamaktadır. Sekizinci Planda temel hedef Cumhuriyetin 100. yılında 2023'de Türkiye'nin bir Avrupa Birliği üyesi olabilmesi ve Avrupa ülkeleri ölçüsünde bir refah seviyesi yakalayabilmesidir.[10] Sekizinci Plan, Türkiye'nin bugüne kadar oluşturduğu en kapsamlı toplumsal değişim çabasının haritasıdır. Sekizinci Plan Avrupa Birliği'ne uyum başta olmak üzere tüm toplumsal yapıların reformunu öngörmektedir. Planda gelir dağılımı en önemli konulardan birisidir. Bu çerçevede plan öncesi, Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu oluşturulmuştur. Gelir dağılımı eşitsizliği ve yoksulluğun salt mali değil bütüncül politikalarla giderileceği belirtilmiş ve sosyal politikalar, sosyal refah başlığı altında birleştirilmiştir.

 

A) Kalkınma Planlarının Değerlendirilmesi[11]

 

Türkiye'de gelir dağılımı adaletsizliği sorununa kalkınma planlarının etkisi açısından bakıldığında Türkiye'nin hem başarılı hem de başarısız olduğunu söylemek mümkündür. Bu saptamayı açıklamak için Kano'nun Türkiye ekonomisi üzerine analizi kullanılacaktır.

 

Kano'nun[12] modellemesi sanayi, altyapı ve sosyal sektörlere yapılan yatırımların toplam yatırım içindeki ağırlıklarına dayanmaktadır. Örneğin sanayi ve altyapı yatırımlarının yüksekliği ekonomideki büyümeci anlayışın hakim olduğunu, sosyal yatırımların yüksekliği ise eşitlikçi bir hedefin öne çıkarıldığını göstermektedir. Dikey konum ise ekonomik programın finansman ve kurumsal yapısını göstermektedir. Kamu kaynaklarının ve kurumlarının etkin olduğu ekonomik program kamulaştırıcı bir program olarak, liberalleşme modeli ise özelleştirmeye dayalı bir program olarak verilmiştir.

 

Orta Doğu ve Türkiye'de Dört Gelişim Modeli

 

 

 

 

 

 

 

 

                                               Kamulaştırma (De-Privatization)

 

Model A

 

 

 

 

Model D

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

     Arap Sosyalizm Modeli

   Petrol-Zengini Model

 

 

     Türk Devletçi Modeli

    (Beklenen Sosyalizm 

    Modeli)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

    Eşitlik

 

 

 

 

 

 

Büyüme

 

 

 

 

 

 

 

 

 

       İdeal Model

 

  Büyümecilik

 

 

 

 

 

 

  Liberalizm

  Modeli

 

 

 

 

 

 

  (etkinlik ve rekabet)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Model B

 

 

 

 

Model C

 

 

 

 

       Özelleştirme

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynak : Hiromasa Kano, Keleş Ruşen, 1986, Economic Development and Social                

               Consiousness Turkey Under the Development,

               Institute of Developing Economies M.E.S. Series No.17, ss : 5.

 

Kano, Türkiye'nin Model A'yı Atatürk döneminden 1970'lere kadar sürdürdüğünü daha sonra Model C'ye geçiş yaptığını söylemektedir. Dönemler itibarıyla bakılacak olursa, Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı (1963-1967) tarım ve sanayi arasında dengeli bir kalkınma modelini benimsemiştir. Hem bölgesel eşitsizliği hem de gelir dağılımı eşitsizliğini gözetmiştir. İkinci Plan (1967-1972) ise sanayileşme için gerekli olan altyapının geliştirilmesine dayanmaktadır. Üçüncü Plan (1973-1977) ve Dördüncü Plan (1978-1983) giderek sanayileşmeye kaymıştır. Planların ilk üçü değerlendirilirse, rekabet, büyümecilik ve eşitlikçi bir karma ekonomi anlayışının hakim olduğunu görülür. Bu planlarda eşitlik, sosyal adalet ve dengeli kalkınma kavramları sadece sözcük olarak kalmayıp uygulamaya da geçmiştir. İçe dönük büyüme modelinin işlemesindeki önemli unsurlardan biri de toplumsal kitlelerin refahının artırılması idi. İstihdamın artırılmasına yönelik politikalar, tarıma verilen destekler, sosyal yatırımların öncelikli olması ve ekonomideki kitlelerin ağırlığı gelir dağılımı eşitsizliğini azaltmıştır. 1963-1987 arası gelir dağılımı eşitsizliği 0.55'ten 0.43'e düşmüştür.[13] Yoksulluğun 1980'lere kadar ciddi olarak ortaya çıkmaması bu tür ekonomik politikalar ve tercihlerden kaynaklanmaktadır.

 

Beşinci Plan ile birlikte bu eşitlikçi felsefe büyük ölçüde ortadan kalktı. Bu Plan dışa açık büyüme modelini ve rekabetçiliği öne çıkaran, özelleştirme hedefli ve büyümeye yönelik bir plandı. Plan, her ne kadar sosyal adalet, eşitlik gibi kavramlardan söz etse ve bölgesel eşitsizliğin azaltılacağını hedeflese de uygulamada farklılıklar içeriyordu. Altıncı, Yedinci ve Sekizinci Plan dönemlerinde genel olarak sosyal konuların önemi daha çok vurgulanmasına rağmen uygulamada tersi söz konusudur. Hükümetlerin Kalkınma Planlarını izleme ve uygulama alışkanlıkları son on beş yılda giderek azalmıştır. Bu dönemlerde kabaca söylenirse, eğitim ve sağlığın geri plana itilmesi, istihdam ve işgücü piyasasındaki emek aleyhine değişimler, esnek çalışma, sendikasızlaştırma, kentlerde yoksulların arazi rantı kavgasında dışlanması gibi unsurlar yoksullaşmayı artıran nedenler olmuştur.

 

Kalkınmanın veya ekonomik büyümenin sosyal maliyeti, 1980 öncesinde varolan sosyal yardım ve hizmetler kurumlarının yanında yukarıda belirtildiği gibi özellikle ekonomideki çeşitli gelir eşitsizliğini giderici politikalarla ve geleneksel dayanışma ve yardımlaşma mekanizmaları ile karşılanıyordu. Tarımdaki destekleme politikaları, herkesin bir şekilde ulaştığı ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetleri, kentlerde hazine arazilerinin işgali (gecekondulaşma), sendikal hareketin gelişmişliği ve içe dayalı bir büyüme modelinden kaynaklı yüksek ücret politikası, gelir dağılımı eşitsizliğinin ön plana çıkmasına engel oluşturuyordu. Özellikle geleneksel dayanışma mekanizmaları, geniş aile ve hemşerilik gibi unsurlar gelir eşitsizliğine karşı önemli savunma mekanizmaları idi.

 

Bu etkenlerin sonucu olarak Türkiye'de yoksulluk sorunu 1990'lara kadar resmi dilde ve bilim alanında pek telaffuz edilmemişti. Oysa ki; dünyada bu alanda büyük bir yazın vardı. Türkiye 1980'lere kadar yoksulluğun ve eşitsizliğin adeta yok sayıldığı bir toplumsal ve politik geçmiş yaşamıştır. Eşitsizlik ve yoksulluk konusu sadece ya sinema ve edebiyat içinde estetik kaygılar ya da dar siyaset çevresinde keskin ideolojik bölünmelerin aracı olarak kullanılmıştır. Toplumsal duyarlılıklar, ahlaki, politik ve insani duyarlılıklar sadece geleneksel yardım mekanizmaları çerçevesinde kalmıştır.

 

III- KALORİ HESAPLARI VE TANIMLAR

 

A) Dünyada Yoksulluk ve Açlık Kriterleri

 

İnsanların boyuna, yaşına, kilosuna, cinsiyetine ve yaptığı işe göre değişiklikler göstermekle birlikte, sağlıklı olarak gelişimini tamamlaması ve ihtiyaç duyduğu enerjiyi elde edebilmesi için günlük ortalama 2500 ile 3500 kalori alması gerekmektedir. İhtiyaç duyduğu kaloriyi elde etmeye yetmeyecek ölçüde gıda tüketen bir kimse, gıda yoksulu (aç) olarak kabul edilmektedir. Bir insanın ihtiyaç duyduğu kaloriyi elde edebileceği gıdalar için harcaması gerekli olan minimum tutara da açlık sınırı denilmektedir. Eğer kişilerin toplam tüketim harcamaları bu sınırın altında olursa "aç" olarak nitelenirler.

 

Bireylerin toplam tüketim harcamaları, en temel ihtiyaçlarını ve gıdalarını kendi imkanlarıyla temin etmeye yetecek kadar değilse, bu kimseler "yoksul" olarak adlandırılır.

 

Açlığın ve yoksulluğun kriterlerinin sağlıklı bir biçimde ortaya konulabilmesi, bulunulan coğrafyadaki yoksulluk ölçülerini ve kişilerin fiziksel ve yaşamsal koşullarına göre ihtiyaç duydukları ortalama kalori miktarını belirlemekle mümkündür. Yoksulluğun ölçülmesi için gerekli kriterler günün şartlarına, ait olunan sosyal çevreye ve yaşanılan coğrafyaya göre farklılıklar gösterirken, kişilerin sağlıklı bir şekilde yaşamlarını ve fiziksel gelişimlerini devam ettirebilmesi için gereken kalori miktarı da belli koşullara bağlı olarak değişmektedir. 1990 yılında BM tarafından açıklanan Human Development Report (İnsani Gelişim Raporu)'a göre günlük kişi başına ortalama kalori ihtiyacı, gelişmiş ülkelerde 3390, gelişmekte olan ülkelerde 2480, gelişmemiş ülkelerde 2070 kalori olarak belirlenmiştir.

 

Ülkemiz, gelişmekte olan bir ülke olduğundan, açlık ve yoksulluk sınırı çalışmalarında gıda harcamaları için temel alınacak hesaplamaların minimum 2480 kalori üzerinden yapılması gerekmektedir. Ancak kişilerin yaşları ve aktivite durumlarına göre bu miktarlar da değişiklikler gösterebilir.

 

B) Türkiye'de Kamu Çalışanlarının Yaş Ortalaması

 

Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi, yapmış olduğu açlık ve yoksulluk sınırı araştırmalarında kamu çalışanlarının yaş ortalaması ve aktivite durumlarına göre ortalama 2800 kaloriyi günlük gıda harcamasının tespitinde temel kriter olarak kullanmaktadır.

 

Türkiye'de Kamu Çalışanlarının Yaş Ortalaması ve Yüzdesel Dağılım

 

 Yaş                        Sayı             Toplam Kamu Çalışanına Oranı %

18-23                    225.000                                      9,34

24-29                    775.587                                     31,38

30-35                    627.207                                     26,04

36-41                    500.429                                     20,78

42-47                    245.378                                     10,19                      

48-53                      29.225                                       1,21

54-60                      22.896                                      0,95

60+                           2.426                                      0,11

Kaynak: Emekli Sandığı

 

Yukarıdaki tablodan görüleceği gibi Türkiye'de Kamu Çalışanlarının

% 97,3'ü 18-47 yaş arasında, % 2,27'si ise 47 yaş ve üstündedir. Aşağıdaki tablo incelendiğinde insanların aynı işi yapmak için ihtiyaç duyduğu kalori miktarının yaşlanmayla birlikte azaldığı görülecektir. Dolayısıyla yaş ortalaması çok genç olan Türk halkının aynı faaliyeti yapmak için ihtiyaç duyduğu kalori miktarı da yaş ortalaması daha yüksek olan toplumlara göre fazla olacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

C) Yaş ve Aktivite Durumlarına Göre Kalori İhtiyacı

 

Kaloriler, 180 cm. boyunda ve 75 kg. ağırlığında bir erkeğin, farklı yaş ve aktivite durumuna göre hesaplanmıştır.

 

     YAŞ                   OTURARAK ÇALIŞAN       KISMEN AKTİF ÇALIŞAN     AŞIRI AKTİF ÇALIŞAN

20                               2322                                           2787                                                               3715

25                               2280                                           2736                                                               3647

30                               2237                                           2685                                                               3579

35                               2195                                           2634                                                               3511

40                               2152                                           2583                                                               3443

45                               2110                                           2532                                                               3375

50                               2067                                           2481                                                               3307

55                               2025                                           2430                                                               3239

60                               1982                                           2379                                                               3171

65                               1940                                           2328                                                               3103

70                               1897                                           2277                                                               3035

Kaynak: Sağlık Vakfı (www.saglikvakfi.org.tr/t16.asp#hesapla1)

 

Yaş grupları ve sayıları göz önünde bulundurularak ağırlıklı olarak yapılan hesaplamalara göre Türkiye'de kamu çalışanlarının günlük minimum 2800 kaloriye ihtiyaç duyduğu ortaya çıkmaktadır.

 

D) Türkiye Kamu-Sen'in Yoksulluk ve Açlık Kriterleri

 

Yukarıdaki verilere dayanarak Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi, yoksulluk ve açlık sınırı hesaplamasında gıda harcamaları için günlük 2800 kaloriyi temel olarak kabul etmektedir. İnsanca yaşayabilmek, sosyal bir varlık olan insanın gıda harcamaları yanında, yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirme, işe gitme, barınma, ısınma, spor yapma, sağlık harcaması yapma, giyinme, aydınlanma, temizlik, eğitim, ev eşyası, çevre ve su gibi harcamalar yapmasını da zorunlu hale getirmektedir. Ne günümüzde ne de geçmişte, insan için hayatta kalmanın tek şartı karnını doyurmak olmamıştır. Bu nedenle araştırma geliştirme merkezi, yukarıda sayılan temel harcama kalemlerini çalışan bir insanın asgari yaşam standardı için olmazsa olmaz şartlar olarak görmektedir. Bunlara rağmen, tasarruf, tatil, eğlence, otomobil, vergiler, sinema, tiyatro gibi zorunlu sayılabilecek harcama kalemlerini yoksulluk sınırına dahil etmemektedir.

 

Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi, bu gider kalemlerinin fiyatlarını, her ay düzenli olarak Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yayınlamış olduğu verilerden temin etmektedir. Gerek açlık gerekse yoksulluk sınırının belirlenmesinde kullanılan bütün veriler, Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yayınladığı resmi rakamlardır.

 

Son günlerde, farklı kurum ve kuruluşların da benzer yoksulluk sınırı araştırması yapmaya başlaması ve her bir araştırmanın farklı sonuçlar içermesi, araştırmaların doğruluğunu ve güvenilirliğini tartışılır hale getirmiştir. Oysa; araştırma sonuçlarının birbirinden farklı rakamlar içermesi, kullanılan gıda fiyatlarına temel teşkil eden kalori miktarlarının farklı olmasından ve yapılan araştırmaların temel mantığının, araştırma merkezimizin uygulamakta olduğu yöntemle uyuşmamasından kaynaklanmaktadır.

 

Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi, her ay hesaplanan enflasyonun, yoksulluk ve açlık sınırına temel teşkil eden gider kalemlerinde farklı oranlarda oluşabileceğinden yola çıkarak, asgari geçim için gerekli gördüğü her bir harcama kalemi için ayrı bir  hesap yapmakta ve DİE'den almış olduğu fiyatları kullanmaktadır. Buna bağlı olarak da her bir harcama diliminin toplam tüketim harcaması içindeki payı, enflasyondaki aylık değişime göre farklılıklar gösterebilmektedir. Örneğin, bir ay toplu taşım ücretlerinde gerçekleşen enflasyon oranı, gıda fiyatlarında oluşan enflasyon rakamlarının üzerinde gerçekleşebilir. Bu durumda yaptığımız yoksulluk sınırı hesabında ulaşım giderinin toplam tüketim harcaması içindeki payı bir önceki aya göre artış gösterecek ve gerçekleşen fiyat değişimleri doğru bir şekilde görülebilecektir.

 

Oysa Devlet İstatistik Enstitüsü de dahil pek çok kuruluşun yapmış olduğu yoksulluk sınırı araştırmasında temel kriter gıda fiyatlarıdır. Yapılan bu araştırmalar, gıda harcamalarının toplam tüketim harcamaları içinde sabit bir orana sahip olduğundan yola çıkmaktadır. Dolayısıyla gıda harcaması tespit edildikten sonra, diğer harcama kalemleri hesap edilmeden varsayıma dayalı olarak tahmin edilmektedir. Yani her ay gıda fiyatlarında görülen enflasyon, doğrudan yoksulluk ve açlık sınırına yansıtılmaktadır. Ayrıca, pek çok kuruluş gıda fiyatlarında ortaya çıkan aylık değişimi Devlet İstatistik Enstitüsü'ne bağlı olmayan, kendi yaptırdığı sınırlı fiyat araştırmasına dayandırmaktadır.

 

E) Devlet İstatistik Enstitüsü'nün Yoksulluk ve Açlık Kriterleri

 

Devlet İstatistik Enstitüsü de bilindiği üzere geçtiğimiz günlerde bir yoksulluk araştırması yapmıştır. Kurumun araştırmayı yaparken temel kabul ettiği değerler Devlet İstatistik Enstitüsü bülteninde şu şekilde belirtilmiştir:

"Yoksulluk, insanların temel ihtiyaçlarını karşılayamama durumudur. Yoksulluğun ölçülmesinde, ülkelerin istatistik kapasitesine göre farklı veri kaynakları ve hesaplama yöntemleri kullanılmaktadır.

 

Bu haber bülteninde, 2002 Hanehalkı Bütçe Anketi verileri kullanılarak, Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından ilk kez yoksulluk göstergeleri kamuoyuna sunulmaktadır.

 

Gıda yoksulluğu, gıda harcaması maliyetinin gıda yoksulluk (açlık) sınırı olarak kabul edildiği durumda, hanehalklarının toplam tüketim harcamasının bu sınırın altında olmasıdır.Gıda yoksulluğu oranı ise, bu sınırın altında yer alan henahalklarının oluşturduğu nüfusun, toplam nüfus içindeki payı olarak hesaplanmaktadır.

 

Gıda ve gıda dışı yoksulluk ise, gıda ve gıda harcamaların maliyetinin henahalkının toplam tüketim harcamasından az olduğu durumdur.

 

Araştırmada Kullanılan Temel Tanım ve Kavramlar

 

Tüketim: Mal ve hizmetlerin insan ihtiyaçlarını ve arzularını karşılamak üzere kullanılması.

 

Harcama: Bir mal veya hizmet satın almak için yapılan parasal ödeme veya fedakarlıkların tümü.

 

Tüketim Harcaması: Hanehalkının anket ayı içinde tüketim amacıyla (yatırım ve iş amaçlı harcamalar hariç) satın aldığı, kendi üretiminden tükettiği, çalışan hanehalki fertlerinin işyerinde üretilen yada satışa sunulan maddelerden hanehalkında tükettiği, hanehalkının başka hane yada kurumlara hediye vermek/yardımda bulunmak amacıyla satın aldığı mal ve hizmetlerin toplam değeridir. Tüketim harcamaları; "gıda ve alkolsüz içecekler", "alkollü içecekler, sigara ve tütün", "giyim ve ayakkabı","konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar", "ev eşyası", "sağlık", "ulaştırma", "haberleşme", "eğlence", "eğitim hizmetleri","lokanta ve oteller" ile "çeşitli mal ve hizmetler" olmak üzere 12 ana grupta sınıflandırılmaktadır.

 

Çalışmada, gıda yoksulluğunun (açlığın) temelini teşkil edecek olan gıda sepetinin belirlenmesinde  2002 Hanehalkı Bütçe Anketi verileri kullanılmıştır. Gıda harcamasına göre sıralı 3. ve 4. % 10'luk dilimler, referans grup olarak alınmış ve bu hanelerin gıda tüketiminden en önemli paya sahip 80 madde gıda sepeti olarak tespit edilmiştir.  Bir ferdin günlük asgari 2100 kalori almasını sağlayacak miktarlar, bu 80 maddeden oluşturulmuştur. Bu sepetin maliyeti gıda yoksulluk sınırı olarak alınmıştır.

 

Fertlerin gıdanın yanısıra gıda dışı ihtiyaçları da bulunmaktadır. Bu ihtiyaçları göz önüne almak için gıda yoksulluk sınırına, gıda dışı mal ve hizmet payının da eklenmesi gerekmektedir. Bu yoksulluk sınırının belirlenmesi amacıyla da toplam tüketimleri gıda yoksulluk sınırının hemen üstünde olan hanelerin toplam harcama içindeki gıda dışı harcama payı (%57) esas alınmıştır. Buna göre gıda ve gıda dışı mal ve hizmetleri kapsayacak şekilde yoksulluk sınırı belirlenmiştir."

 

Görüleceği gibi Devlet İstatistik Enstitüsü araştırmada, tüketim harcamalarını gıda ve gıda dışı olarak tanımlamış ve gıda harcamalarını hesap ettikten sonra, gıda dışı harcamaların toplam tüketim harcamasının % 57'sini, gıda harcamalarının da toplam tüketim harcamasının % 43'ünü oluşturduğundan hareket ederek yoksulluk sınırını hesaplamıştır. Toplam tüketim harcamaları içinde gıdaya ayrılan miktarın büyüklüğü yaşam kalitesinin ne denli düşük olduğunun göstergesidir. İnsana yakışır, kaliteli bir yaşam, dengeli bir beslenmenin yanında sağlık, eğitim, barınma, aydınlanma, haberleşme, eğlence, tatil gibi gereksinimlerin de makul bir seviyede karşılanabilmesiyle mümkündür.   DİE ayrıca; toplam harcama içinde eğlence, lokanta ve oteller, çeşitli mal ve hizmetler ve alkollü içeceklerle sigara ve tütün gibi Türkiye Kamu-Sen'in asgari geçim araştırmalarında yer vermediği  gider kalemlerine de yer vermiştir. Ancak; yoksulluk sınırını belirlerken gıda dışı harcamaların gerçek tutarını hesaplamamış yalnızca  gıda harcamaları hesaplanırken, bir kişinin günlük 2100 kaloriye ihtiyaç duyduğunu varsaymıştır. Oysa bu, Birleşmiş Milletlerin 1999 yılı İnsani Gelişim Raporu (Human Development Report)'unda gelişmemiş ülkelerde yaşayanlar için belirlediği kalori miktarıdır. Türkiye, gelişmekte olan bir ülke olduğundan yine bu rapora göre en az 2480 kalori üzerinden hesaplamalar yapılmalıdır. Bunun yanında aşağıdaki tabloda görüleceği gibi DİE, bir kişi için münferit olarak belirlediği gıda harcaması tutarını, hanehalkından bir başkası için kullanmamaktadır. DİE'nin araştırmasına göre hanede 1 kişi yaşaması durumunda 2100 kalori alabilmek için yaptığı gıda harcaması 100 birim olurken, hanehalkı büyüklüğü 10 kişiye çıktığında 2100 kalori, kişi başına 39 birimlik harcama ile elde edilebilmektedir. Bu noktada Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yaptığı açlık ve yoksulluk sınırı araştırmasının sonucu, hanehalkı büyüklüğü arttıkça kişi sayısı kadar yükselmesi gerekirken, sürekli azalan bir seyir izlemektedir.

 

DİE  Çalışmasına Göre Gıda Harcaması

Hanehalkı Büyüklüğü                    Toplam Harcama (Birim)________________________

 

1   Kişi                                                       100

2   Kişi                                                       152,5

3   Kişi                                                       191,5

4   Kişi                                                       225,4

5   Kişi                                                       257,6

6   Kişi                                                       288,1

7   Kişi                                                       316,9

8   Kişi                                                       340,7

9   Kişi                                                       364,4

10 Kişi                                                       389,9

________________________________________________________________________
        Kaynak: DİE

 

Oysa gıda harcaması hesaplanırken, tüm ürünler miktar - kalori bağlantısı içinde kullanılmaktadır. Yani herhangi bir kişinin bir gıda maddesinden öngörülen kaloriyi alabilmesi için, o gıdayı belirlenen miktarda yemesi gerekmektedir. Bu nedenle açlık sınırı (gıda harcaması), hanehalkının büyüklüğüne bağlı olmaksızın her bir kişi için aynı olmak zorundadır. Çünkü bir kişinin 2100 kalori alabileceği bir gıdayı maddesini paylaşması durumunda aynı kaloriyi elde etmesi imkansızdır.

 

Bu durum yoksulluk rakamları için de geçerlidir. Sonuç olarak 1 kişi için yapılan hesaplamalar ailenin diğer fertleri için aynı oranda kullanılmadığından DİE'nin açlık ve yoksulluk rakamları olması gerekenin oldukça altında çıkmaktadır.

 

IV- DİE'NİN VE KAMU-SEN'İN YOKSULLUK ARAŞTIRMASI SONUÇLARI

 

Her ne kadar Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi, yaptığı asgari geçim çalışmalarında gıda harcamalarını hesaplamak için günlük kişi başına 2800 kalori alınması gerekliliğinden hareket etse de, bu çalışmada gıda harcamalarını DİE'nin benimsediği gibi günlük 2100 kalori üzerinden hesaplamıştır. Ancak bu günlük kişi başına 2100 kalorinin yeterli olduğundan değil; araştırmanın standardının DİE'nin yaptığı araştırmayla karşılaştırılabilmesini kolaylaştırmak içindir. Dolayısıyla Kamu-Sen kişi başına günlük 2800 kalorinin alınması gerektiği yönündeki ısrarından vaz geçmemiştir.

 

DİE'nin fert başına günlük 2100 kalori alabileceği gıdayı temel alan kriter, Türkiye Kamu-Sen Araştırması için de kabul edildiğinde 2002 yılı ve 2003 yılı Aralık ayı için hesaplanan açlık ve yoksulluk sınırları aşağıda gösterilmektedir.

 

 

 

DİE Araştırması (2100 Kaloriye göre) 

Hanehalkı Büyüklüğü

2002 Yılı

Aralık 2003

 

Aylık Açlık Sınırı (TL)

Aylık Yoksulluk Sınırı (TL)

Gıda Harcamasının Toplam Tüketim İçindeki Payı (%)

Aylık Açlık Sınırı (TL)

Aylık Yoksulluk Sınırı (TL)

Gıda Harcamasının Toplam Tüketim İçindeki Payı (%)

1

59.000.000

137.000.000

43

73.000.000

171.000.000

43

2

90.000.000

208.000.000

43

112.000.000

260.000.000

43

3

113.000.000

262.000.000

43

141.000.000

328.000.000

43

4

133.000.000

310.000.000

43

167.000.000

387.000.000

43

5

152.000.000

353.000.000

43

190.000.000

442.000.000

43

6

170.000.000

395.000.000

43

213.000.000

495.000.000

43

7

187.000.000

433.000.000

43

233.000.000

542.000.000

43

8

201.000.000

466.000.000

43

251.000.000

584.000.000

43

9

215.000.000

498.000.000

43

268.000.000

624.000.000

43

10

230.000.000

535.000.000

43

288.000.000

669.000.000

43

Kaynak: DİE

 

Görüldüğü gibi DİE araştırmasında, aylık gıda harcamalarının toplam tüketim harcaması içindeki payı % 43 olarak belirlenmiş ve yapılan yoksulluk sınırı araştırmasında sonuca gıda fiyatları üzerinden ulaşılmıştır.

 

 

 Kaynak: İngiliz  Öngörü Programı (www.foresight.gov.uk/servlet/Controller/ver=672/userid=2/fsze000085.html)

 

Yukarıdaki grafikte AB üyesi ülkelerde gıda harcamalarının toplam tüketim harcaması içindeki oranları verilmiştir. Buna göre gıda harcamalarının toplam harcamalar içindeki oranı Avrupa'da % 10 ile % 20 arasında değişmektedir. Oysa DİE, gıda harcamalarının toplam harcamalara oranını % 43 gibi yüksek bir orana dayandırarak, yoksulluk sınırını hesaplamaktadır.

 

Türkiye Kamu-Sen'in yapmış olduğu araştırmada ise aileye katılan her üyenin gıda ve asgari geçim için harcaması gereken tutar ayrı ayrı hesaplanmıştır.

 

 

 

       Türkiye Kamu-Sen Araştırması (2002 Yılı)

Gider Kalemleri

Çalışan Tek Kişi

Çalışmayan Eş

0-6 Yaş Çocuk

6-15 Yaş Çocuk

(Okula Giden)

4 Kişilik Aile Toplam

Toplam Tüketim Harcaması İçindeki Payı (%)

GIDA(2100 Cal)

1.976.399

1.976.399

1.976.399

1.976.399

7.905.596

19,23

ISINMA

3.127.000

0

0

0

3.127.000

7,61

AYDINLANMA

1.072.000

0

0

0

1.072.000

2,61

BARINMA

5.486.000

0

0

0

5.486.000

13,34

SAĞLIK

184.000

184.000

184.000

184.000

736.000

1,80

ULAŞIM

2.614.000

2.614.000

0

1.830.000

7.058.000

17,17

HABERLEŞME

776.000

776.000

0

776.000

2.328.000

5,66

GİYİM

1.161.000

1.161.000

1.161.000

1.161.000

4.644.000

11,30

TEMİZLİK

1.125.000

1.125.000

1.125.000

1.125.000

4.500.000

10,94

EĞİTİM KÜLTÜR

490.000

0

0

1.338.000

1.828.000

4,44

SPOR

633.000

0

0

0

633.000

1,54

TATİL

0

0

0

0

0

0

ÇEVRE VE SU

753.000

0

0

0

753.000

1,84

EV EŞYASI

1.033.000

0

0

0

1.033.000

2,52

1 GÜNLÜK TOPLAM

20.430.399

7.836.399

4.446.399

8.390.399

41.103.596

100

1 AYLIK TOPLAM

612.912.000

235.092.000

133.392.000

251.712.000

1.233.108.000

 

 

 

 

     Türkiye Kamu-Sen Araştırması (Aralık 2003)

Gider Kalemleri

Çalışan Tek Kişi

Çalışmayan Eş

0-6 Yaş Çocuk

6-15 Yaş Çocuk

(Okula Giden)

4 Kişilik Aile Toplam

Toplam Tüketim Harcaması İçindeki Payı (%)

GIDA(2100 Cal)

2.454.977

2.454.977

2.454.977

2.454.977

9.819.908

18,96

ISINMA

3.556.970

0

0

0

3.556.970

6,86

AYDINLANMA

1.055.627

0

0

0

1.055.627

2,02

BARINMA

6.755.724

0

0

0

6.755.724

13,04

SAĞLIK

332.145

332.145

332.145

332.145

1.328.580

2,55

ULAŞIM

3.374.497

3.374.497

0

2.362.148

9.111.142

17,6

HABERLEŞME

780.000

780.000

0

780.000

2.340.000

4,52

GİYİM

1.339.922

1.339.922

1.339.922

1.339.922

5.359.688

10,35

TEMİZLİK

1.753.827

1.753.827

1.753.827

1.753.827

7.015.308

13,55

EĞİTİM KÜLTÜR

563.972

0

 

2.010.290

2.574.262

4,97

SPOR

729.052

0

0

0

729.052

1,53

TATİL

0

0

0

0

0

0

ÇEVRE VE SU

934.573

0

0

0

934.573

1,80

EV EŞYASI

1.174.146

0

0

0

1.174.146

2,26

1 GÜNLÜK TOPLAM

24.805.432

10.034.368

5.880.871

11.033.309

51.753.980

100

1 AYLIK TOPLAM

744.162.960

301.031.040

176.426.130

330.999.270

1.552.619.400

 

 

Yukarıdaki tablolardan anlaşılacağı gibi, Türkiye Kamu-sen'in yapmış olduğu araştırmaya göre 4 kişilik bir ailenin aylık gıda harcamalarının toplam tüketim harcamaları içindeki payı 2003 yılının aralık ayında 2002 yılına göre azalış gösterirken, Devlet İstatistik Enstitüsü'nün araştırmasında sabit kalmıştır. Bunun yanında Kamu-Sen araştırmasına göre ısınma, aydınlanma, barınma, sağlık, haberleşme, giyim, çevre ve su ve ev eşyası harcamalarının da payları 2002 yılına göre azalış gösterirken; ulaşım, temizlik, eğitim-kültür gibi harcama kalemlerinin toplam tüketim harcamaları içindeki paylarında artışlar meydana gelmiştir. Aynı zamanda Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi tarafından hesaplanan gıda harcamaları tutarı, AB ülkelerinde yapılan araştırmalarla örtüşmekte ve toplam tüketim içinde gıda harcamasının payları aile büyüklüğüne göre  % 10 ile % 19 arasında değişmektedir.

 

Türkiye Kamu-Sen Araştırması (2100 Kaloriye göre)

Hanehalkı Büyüklüğü

2002 Yılı

Aralık 2003

Aile Fertleri

Aylık Açlık Sınırı (TL)

Aylık Yoksulluk Sınırı (TL)

Gıda Harcamasının Toplam Tüketim İçindeki Payı (%)

Aylık Açlık Sınırı (TL)

Aylık Yoksulluk Sınırı (TL)

Gıda Harcamasının Toplam Tüketim İçindeki Payı (%)

1 Kişi (Çalışan)

59.292.000

612.912.000

10

73.649.322

744.162.960

10

2 Kişi (Çalışmayan Yetişkin)

118.584.000

848.004.000

14

147.298.644

1.045.194.000

14

3  Kişi (İlk Öğretime Giden Çocuk)

177.876.000

1.099.716.000

16

220.947.966

1.376.193.270

16

4  Kişi (0-6 Yaş Arası Çocuk)

237.168.000

1.233.108.000

19

294.597.288

1.552.619.400

19

 

      Araştırma sonuçlarına göre; 2002 yılı için DİE, tek kişinin aylık gıda harcamaları sınırını 59 milyon TL, Türkiye Kamu-Sen de benzer şekilde, tek kişinin gıda harcamasını aylık 59 milyon 292 bin TL olarak belirlemiştir. Ancak  DİE, iki kişinin gıda harcamasını 90 milyon TL, üç kişilik harcamayı 113 milyon TL ve 4 kişilik gıda harcaması tutarını 133 milyon TL olarak belirlerken; Türkiye Kamu-Sen'in yaptığı araştırmaya göre her hanehalkı üyesinin gıda harcaması 59'ar milyon TL ve 4 kişilik ailenin aylık toplam gıda harcaması 237 milyon 168 bin TL'dir. Buna paralel olarak 2002 yılında 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı, DİE tarafından 310 milyon TL, Türkiye Kamu-Sen tarafından ise 1 milyar 233 milyon 108 bin TL olarak hesaplanmıştır.

 

     2003 yılı Aralık ayında 4 kişilik bir ailenin gıda harcamaları DİE'ye göre 167 milyon TL ve yoksulluk sınırı 387 milyon TL olurken, Türkiye Kamu-Sen 4 kişilik bir ailenin aylık gıda harcamalarını  294 milyon 597 bin 288 TL ve yoksulluk sınırını da 1 milyar 552 milyon 619 bin 400 TL olarak hesaplamıştır.

 

2002 Hanehalkı Bütçe Anketi verileri kullanılmak üzere DİE ve Kamu-Sen'in yoksulluk çalışması, birbirinden farklı sonuçlar içermektedir. Aşağıda DİE'nin Yoksulluk Çalışması'nda faydalandığı, 2002 Hanehalkı Bütçe Anketi sonuçlarını içeren tablo verilmiştir.

 

 

 

2002 Yılı

Göstergeler

Toplam

1. Yüzde 20'lik Dilim

2. Yüzde 20'lik Dilim

3. Yüzde 20'lik Dilim

4. Yüzde 20'lik Dilim

5. Yüzde 20'lik Dilim

Toplam Fert Sayısı

68.393.033

12.173.469

13.529.707

14.163.677

14.434.364

14.091.816

Ortalama Yıllık Kullanılabilir Fert Geliri (milyon TL)

2.102

625

1.042

1.423

2.075

5.106

Ortalama Aylık Kullanılabilir Fert Geliri (milyon TL)

175,16

52,08

86,83

118,58

172,91

425,50

Kaynak: DİE

 

DİE, yukarıdaki açlık ve yoksulluk hesaplarından yola çıkarak ve 2002 yılı Hanehalkı Bütçe Anketi'nden de faydalanarak aşağıdaki sonuçlara varmıştır:

___________________________________________________________________________      

Yöntemler                                                 Türkiye Geneli      Nüfusa Oranı (%)

Açlık sınırının altında                                         926.000                    1,35

Yoksulluk sınırının altında                            18.441.000                  26,96

Kişi başı günlük 1 $'ın altı*                               136.000                    0,20

Kişi başı günlük 2,15 $'ın altı*                       2.082.000                    3,04

Kişi başı günlük 4,3 $'ın altı*                        20.721.000                  30,30

Kaynak: DİE

* Burada 2002 yılı için 1$'ın satın alma gücü paritesine göre karşılığı olan 618.281 TL kullanılmıştır.

 

DİE'ye göre Türkiye'de fertlerin % 1,35'i aç, % 26,96'sı ise yoksul olarak yaşamaktadır.

 

Çalışma Türkiye'de 926 bin kişinin açlık sınırının, 18,4 milyon kişinin de yoksulluk sınırının altında yaşadığını ortaya koymuştur.

 

Ancak DİE yapmış olduğu araştırmada 2002 yılı için Dolar kurunu 618 bin 281 TL olarak kabul etmiştir. Oysa 2002 yılı Ocak ayı başında 1 Dolar 1 milyon 449 bin TL, 2002 Aralık  sonunda ise  1 milyon 650 bin TL olmuştur.[14] DİE araştırmasında ABD Doları'nın değerinin bu denli düşük tutulması doğal olarak araştırmada Türk Halkı'nın gelir düzeyinin de Dolar bazında yüksek olmasını sağlamıştır. Açlık ve yoksulluk sınırı da Dolar üzerinden hesaplandığı için araştırma sonuçlarına göre açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşayan fert sayısı olması gerekenin altında çıkmıştır.

 

Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi'nin DİE'nin 2002 yılı Hane halkı Bütçe Anketi'nden yola çıkarak yapmış olduğu çalışmaya göre ise:

 

Türkiye'de 1. yüzde 20'lik dilimde bulunan hanehalklarının 2002 yılı için aylık kullanılabilir fert geliri kişi başına 52 milyon TL'dir. Gerek DİE'nin gerekse Türkiye Kamu-Sen'in 2002 yılı için yapmış olduğu yoksulluk araştırmasına göre aylık zorunlu gıda harcaması için ise kişi başına 59 milyon TL gerekmektedir. Tabloda 1. yüzde 20'lik dilimde bulunan fertlerin aylık gelirlerinin gıda harcamasına yetmediği görülecektir. Ayrıca Türkiye Kamu-Sen, Dolar kurunu TCMB'nın 2002 yılı için açıkladığı ortalama 1 milyon 505 bin 840 TL alarak yaptığı araştırmasında DİE'nin açıklamış olduğu rakamlardan farklı sonuçlara ulaşmıştır.  Bu nedenle Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi, sonuçlarını "reel açlık" ve "reel yoksulluk" olarak adlandırmıştır.

Buna göre; Türkiye'de 12 milyon 173 bin 469 kişi, 2002 yılı için aylık "reel açlık" sınırı olan 59 milyon TL (günlük 1,3 $)'nin altında gelir elde etmektedir. Bu durumda Türkiye'de fertlerin yaklaşık %17,8'i "reel açlık" sınırının altında yaşamaktadır.

__________________________________________________________________________

Yöntemler                                                 Türkiye Geneli      Nüfusa Oranı (%)

Açlık sınırının altında                                    12.173.469                17,79

Yoksulluk sınırının altında                            39.866.853                58,29

Kişi başı günlük 1,15 $'ın altı*                     12.173.469                17,79

Kişi başı günlük 1,92 $'ın altı*                     25.703.176                37,58

Kişi başı günlük 2,62 $'ın altı*                     39.866.853                58,29

Kaynak: DİE

* Burada 1$, 2002 yılı için TCMB'nın açıkladığı ortalama 1.505.840 TL baz alınmıştır.

 

39 milyon 866 bin 853 kişi, yani fertlerin % 58,29'u "reel yoksulluk" sınırı olan  günlük 2,62 $'ın altında gelir elde etmektedir.

 

Türkiye Kamu-Sen'in yoksulluk çalışmasına göre Türkiye'de fertlerin % 17,8'i "reel aç", % 58,29'u ise "reel yoksul" olarak yaşamaktadır.

 

Ayrıca; Aralık 2003 itibari ile ortalama memur maaşı 610 milyon TL olmuştur. 2003 yılı için yapılan Asgari Geçim Araştırmasına göre ortalama ücretle çalışan bir memur, hayatını devam ettirebilmek ve ailesinin geçimini sağlayabilmek için aylık gelirinin % 62'sini gıda, % 33'ünü ise barınma harcamalarına ayırmak zorunda kalmaktadır. Giyim, ısınma, eğitim, sağlık, aydınlanma gibi bir çok zorunlu ihtiyaç için ise gelirinin sadece % 5'lik payı kalmaktadır. Başka bir deyişle DİE'nin resmi verilerine göre dört kişilik bir aile 2003 Aralık ayında aylık; 378 milyon 768 bin TL gıda, 202 milyon 672 bin TL de barınma için harcamak zorunda kalmıştır. Ortalama 610 milyon TL. ücretle çalışan bir memurun ailesinin diğer ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ise yalnızca 28 milyon 560 bin TL kalmıştır.

 

 

 

Yapılan araştırma 2003 yılının Aralık ayında Türkiye'de memurların yüzde 37'sinin, açlık sınırı olan 594 milyon 594 bin TL'nin altında bir ücretle çalıştığını ortaya koymuştur. Çalışan Tek Kişinin Yoksulluk Sınırı olan 768 milyon 712 bin TL ile açlık sınırı arasında çalışan memurların toplam memurlara oranı ise yüzde 57'dir. Buna göre memurların yüzde 94'ünün yoksulluk sınırının altında bir ücretle çalıştığı ortaya çıkmıştır.

 

 

 

Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi'nin yapmış olduğu araştırma sonucuna göre, toplam 805 bin 330 memur açlık sınırının altında, 1 milyon 239 bin 704 memur açlık sınırının üstünde ama yoksulluk sınırının altında ücret almaktadır. Buna göre memurların yalnızca 130 bin 932'si yoksulluk sınırının üstünde kazanç elde etmektedir.

 

                                                                         V- SONUÇ

 

20. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, 21. yüzyılın  başlarında olduğumuz bu döneme kadar tüm dünyada oluşan ekonomik ve konjönktürel duruma bağlı olarak istihdam rakamları düşmeye başlamıştır. Dünyanın pek çok ülkesinde açlık ve yoksulluk sorunu baş göstermiştir.

 

Küreselleşmenin etkisini giderek artırdığı, sosyal devlet ve refah devleti ilkesinden vaz geçildiği şu günlerde, coğrafi ya da fiziksel engeller nedeniyle yoksulluk ve açlık sorunu yaşayan kesimlere, uygulanan yanlış ücret, vergi, istihdam ve sosyal politikalar sonucunda işsizler ve çalışanların büyük bir kesimi de eklenmektedir.

 

Özellikle gelir dağılımında adaletin sağlanmasına önemli katkıları olan sendikal faaliyetlerin, küresel güçlerin etkisiyle etkinliğini kaybetmeye başlaması, dünyada yaşanan yoğun işsizliğin oluşturduğu iş talebinin, çalışanların kazanılmış haklarını geriletmesi, çalışma şartları ve reel ücretler konusunda da iş piyasasında olumsuz gelişmeleri beraberinde getirmiştir.

 

Bugün tüm dünyada yaşanan sürecin sonucu, açlık ve yoksulluğun insanlığı tehdit eden en büyük sorun haline gelmesi olmuştur. Artık yalnızca sermaye sahiplerinin değil, devletlerin de sosyal hizmetleri bir gelir kaynağı olarak görmesi ve özelleştirme politikalarının etkisiyle bazı hizmetleri (eğitim, sağlık, v.s.) paralı hale getirmeleri, yoksulluk, açlık, sağlıksız toplum ve eğitimsizliğin  bu günkü boyutlarının temel nedenlerinden biri haline gelmiştir.

 

Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi'nin yapmış olduğu araştırma, ülkemizde yaşanan son gelişmeleri hesaba katarak, gelinen noktayı gözler önüne sermektedir.

 

Ancak; ülkemizle birlikte tüm dünyada gelinen bu vahim sonuç, insanlığın kaderi olmamalıdır. Uzun yıllardan beri yapılan yanlışların tespit edilerek, bu uygulamalardan bir an önce vaz geçilmesi, bu yolda atılması gerekli olan ilk adımdır.

 

Bu bağlamda; Türkiye Kamu-Sen Araştırma Geliştirme Merkezi olarak ülkemizde gelir dağılımının iyileştirilmesi, yoksulluğun azaltılması ve daha fazla istihdam sağlanabilmesi için uygulanmasını gerekli gördüğümüz politikalar ana başlıkları ile şöyledir :

 

•1-     Rant ekonomisinden reel ekonomiye geçilmeli

     

Sermayenin, hazine bonosu, devlet tahvili, repo, döviz gibi rant alanlarından, istihdam yaratacak yatırımlara yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu amaç doğrultusunda faiz, döviz ve enflasyon oranlarının istikrarlı bir şekilde düşürülmesi gerekir.

 

•2-     Siyasi ve ekonomik istikrar sağlanmalı

     

Ülkede siyasi ve ekonomik istikrarın sağlanması öncelikli olarak siyasilerin görevidir. Kişisel çekişmeler, adam kayırmalar, yolsuzluk ve istismarların ortadan kaldırılması öncelikli hedef olmalıdır.

 

3- Adil bir milli gelir dağılımı sağlanmalı

  Kaynak: DİE

 

  • Milli gelir dağılımı, kamu gelirleri (vergiler) ve harcamalar yoluyla yeniden yapılmalıdır. 2002 yılı için DİE tarafından yapılan Hane halkı Gelir Dağılımı Anketi'ne göre Türkiye'de oluşan milli gelirin yüzde 70,9'u yüksek gelirli grup tarafından elde edilirken, düşük gelirli grubun toplam gelirden aldığı pay yalnızca yüzde 5,3'tür.
  • Bunun yanında uygulanmakta olan vergi, ücret ve yatırım politikaları, ülkemizde gelir dağılımında adaletsizliği ve yoksulluğu artıran bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. 2003 yılında GSMH'da yaşanan artış sonucu, Türkiye'de kişi başına milli gelir 775 ABD Doları yükselerek 3383 ABD Doları'na ulaşmıştır. Ancak milli gelirde yaşanan bu olumlu gelişmenin çalışanlara yansıması, memur ailesinde yalnızca 158 ABD Doları'nda kalmıştır. Oysa ülkede oluşan gelirin adil bir şekilde dağılımı, en azından çalışanların ücretlerinin de kişi başına milli gelir kadar artıması ile mümkün olurdu.

 

4- Etkin bir vergi politikası oluşturulmalı  

  • Bütçelerin açık vermemesi ya giderleri azaltarak ya da gelirleri arttırarak mümkündür. Sürdürülebilir bir büyüme ortamı için giderlerin azaltılması ve yatırımların durdurulması mümkün görünmemektedir. Bu durumda bütçe gelirlerinin arttırılması da ancak etkin bir vergi reformu ile sağlanabilir.
  • Vatandaşlarımız devlete ödedikleri vergilerin mal ve hizmet olarak geri dönmediği düşüncesi ile vergi ödemekten kaçınmaktadırlar. En iyimser yaklaşımla Türkiye ekonomisinin % 50'si kayıt dışında oluşmaktadır. Bunun sebebi bu güne kadar uygulanan yanlış politikalar ve yozlaşma sonucunda bütün yükün vergi ödeyenlerin üstüne binmesi, vergi kaçıranlarınsa bir süre sonra affedilmesidir. Bu bir anlamda vergi ödeyenleri cezalandıran, ödemeyenleri ise ödüllendiren bir uygulamadır. Bir an önce milletin devletine olan güveni ve sevgisi yeniden kazanılmalı, vatandaşa vergi bilinci aşılanmalıdır. Bunun en etkin yolu da kayıt dışı ekonominin kayıt altına alarak, vergiyi geniş bir tabana yayarak, vergi gelirlerini artırmak ve ağır vergi yükü altında ezilen vatandaşın gönül rahatlığı ile ödeyebileceği vergi oranları belirlemektir.
  • Düşük gelirli ailelere vergi indirimi, vergi istisnası gibi kolaylıklar sağlanırken, menkul ve gayri menkul sermaye iradından alınan vergilerin kaynağından ve gerçekçi bir şekilde kesilmesi sağlanmalıdır.
  • Etkin servet beyannamesi sistemi uygulamaya geçirilmelidir.
  • Çalışanların ücretleri, özellikle asgari ücretler üzerinden alınan vergiler kaldırılmalıdır.
  • 5- Adil bir ücret politikası geliştirilmeli
  • Avrupa'nın pek çok ülkesinde yoksulluğu önlemenin temel argümanı olarak yüksek ücret politikası kullanılmaktadır. Aşağıdaki tabloda bazı Avrupa ülkelerinde 2003 yılında memurlara ödenen ücretler gösterilmiştir. Görüleceği gibi refah seviyesi yüksek olan devletlerde maaşlar da yüksektir. Ancak yoksulluğun daha fazla görüldüğü Macaristan, Polonya ve Türkiye gibi ülkelerde ise düşük ücret politikası uygulanmaktadır. Yine de Avrupa'da iş gücünün en ucuz olduğu ülkelerin başında Türkiye gelmektedir. Hanehalklarının ağırlıklı gelir kaynağı olan ücretlerin düşüklüğü, ülke içinde yoksulluğu artıran faktörlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
  • Bazı Avrupa Ülkelerinde Ortalama Memur Maaşları (2003)
  • Kaynak: OECD
  • Düşük ücret politikaları sonucunda yalnız işsizler, yaşlılar, sakatlar ve hastalar değil çalışanların büyük bir kısmı da yoksulluk tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır.
  • Ücretlerin daha düşük olduğu ülkelerde aileler gelirlerinin büyük oranını gıda harcamalarına ayırmak zorunda kalmaktadırlar. Aşağıdaki tabloda da görüleceği gibi 2003 yılında Lüksemburg'da bir memur, dört kişilik ailesinin gıda harcamaları için maaşının yüzde 10'unu, Hollanda'da yüzde 15,7'sini, İsveç'te yüzde 20,2'sini, Finlandiya'da yüzde 21'ini ve Fransa'da yüzde 22'sini ayırırken; ücretlerin düşük olduğu Polonya'da yüzde 47,3'ünü, Macaristan'da yüzde 55,8'ini ve Türkiye'de yüzde 62'sini ayırmaktadır. Asgari ücretlerin yasal olarak belirlendiği ülkelerden Hollanda'da dört kişilik bir ailenin gıda harcaması, asgari ücretin yüzde 30,7'sini, Lüksemburg'ta yüzde 32'sini ve Fransa'da yüzde 36'sını teşkil ederken; Macaristan'da yüzde 123,3'ünü, Polonya'da yüzde 135,9'unu ve Türkiye'de ise yüzde 168'ini teşkil etmektedir. Macaristan, Polonya ve Türkiye gibi düşük ücret politikası uygulanan ülkelerde eğer gelir desteği almıyorlarsa asgari ücretle çalışanların aile fertlerinin "reel açlık" sınırının altında yaşadığı su götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.
  • Bazı Avrupa Ülkelerinde, Dört Kişilik Ailenin Gıda Harcamalarının
  • Ücretler İçindeki Oranı (2003)
  • Kaynak: OECD
  • Bu nedenle yoksulluğun önlenmesi için asgari ücretle ve düşük ücretle çalışanların ücretleri etkin bir şekilde arttırılarak, düşük ve yüksek ücretler arasındaki makas daraltılmalı, asgari ücretlerin tespitinde temel alınan kriterler günün ve ülkenin şartlarına göre ve diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi belirlenmelidir.
  • 6- Tüketim ekonomisinden üretim ekonomisine geçilmeli
  • Gelir dağılımını daha adil bir şekle getirerek, refahı arttırmak, ülke bütçesinin açık vermemesi ile sağlanabilir. Türkiye bütçesinin en büyük gider kalemi faiz ödemeleri ve ithalattır. Durumdan anlaşılacağı gibi Türkiye borç alarak ve tüketerek büyümek gibi yanlış bir yol izlemektedir. Ülke, tüketim ekonomisi ve toplumundan, üretim ekonomisine ve üretim toplumuna dönüştürülmeli, Türkiye'de üretilen ürünlerin ithali ile ilgili yeni düzenlemeler yapılmalıdır. Bu doğrultuda Gümrük Birliği Anlaşmaları bir kez daha gözden geçirilmeli, ihracat yapmamızı engelleyen kotalar, karşılıklı anlaşmalarla kaldırılmalıdır.
  • 7- Kayıt dışı istihdam kayıt altına alınmalı
  • Sosyal güvenceden yoksun olarak çalışan işçiler, ilerleyen yıllarda yoksulluktan ve gelir dağılımındaki adaletsizlikten en çok etkilenen kimseler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Ülkemizde istihdam edilenlerin % 54,4'ü herhangi bir sosyal güvenlik kurumuna bağlı değildir. Kayıt dışı istihdam ülkemizin en önemli sorunlarından biridir. Türkiye'de yaklaşık 6 milyon 300 bin kayıt dışı çalışan bulunmaktadır. Kayıt dışı istihdamdan kaynaklanan vergi ve prim kayıplarının 2003 yılında 11,5 katrilyon TL olduğu tahmin edilmektedir. Kayıt dışı istihdamın kayıt altına alınması da işçilerin işverene maliyetinin düşürülmesi ve işçi çalıştırmanın, sübvanse ve kredilerle teşvik edilmesi ile mümkün olabilir.
  • 8- Teşvik ve istisnalar etkinleştirilmeli
  • Ülkemizin en büyük sorunlarından biri de devlet tarafından ödenen teşvik ve sağlanan istisna ve kolaylıkların, amacı dışında kullanılmasının yanında bölgesel dengesizlikleri artırıcı etki yaratmasıdır. Bu doğrultuda hükümetler teşviklerin, istihdam ve üretim arttırıcı sonuçlarını etkili bir şekilde denetlemeli ve şartlara uymayanlara caydırıcı cezai müeyyideler getirmelidir.
  • 9- Ulaşım politikası yeniden belirlenmeli

 

Tablo, Avrupa ve Türkiye'de ulaşım ağının yoğunluğunu göstermektedir. Ülkenin ulaşım ağı uzunluğunun yüzölçümüne bölünmesiyle hesaplanan ağ yoğunluğu incelendiğinde, ülkemizin ulaşım alanında da Avrupa'nın gerisinde kaldığı ortaya çıkmaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri seviyesine çıkabilmesi için, yüz ölçümü göz önünde bulundurulduğunda ülkemizde 1982 km. olan otoyol uzunluğunun, 12 bin 998 km'ye; 8671 km olan demir yolu ağının da 37 bin 629 km'ye çıkarılması gerekmektedir.

            Ağ Yoğunluğu

 

 

Otoyol Ağı

Uzunluğu

(km)

Demiryolu Ağ

Uzunluğu

(km)

Ağ yoğunluğu

(km/1000  km2)

Otoyol

 

Demiryolu

 

Türkiye

1892

8671

2,3

10,6

AB15 (ortalama)

 

 

15,8

46,0

10 Yeni Üye (ortalama)

 

 

2,7

60,6

Kaynak: TC. Devlet Demiryolları, Karayolları Genel Müdürlüğü, Eurostat

 

  • Bölgesel farklılıkların giderilmesi, geri kalmış bölgelere daha fazla yatırım yapılması ve bu bölgelerde istihdam imkanlarının arttırılmasıyla sağlanabilir. Yatırımların önündeki en büyük engel ise bu bölgelerdeki ulaşım ve nitelikli işgücünün yetersizliğidir. Bu nedenle ulaşım politikası, gelişmiş bütün ülkelerde olduğu gibi karayolu taşımacılığından, demiryolu ve deniz taşımacılığına doğru bir gelişme göstermelidir. Bu hem ülkemizi yakıtta dışa bağımlılıktan kurtaracak, kazaları önleyecek, birim maliyetleri düşürecek hem de yeni yatırımlar ve istihdam imkanları sağlayacaktır.
  • 10- Bölgesel istihdam planlamaları yapılmalı
  • Bölgesel farklılıkların bir sebebi de istihdam oranlarının bölgelere göre belirgin farklılıklar göstermesidir. Bu nedenle istihdamın az olduğu, yoksulluğun daha çok görüldüğü bölgelerde nüfusa göre istihdam planlaması yapılmalı, ücretler ve ikramiyeler bölgesel, iklimsel ve ekonomik koşullar göz önünde bulundurularak yeniden belirlenmelidir.
  • İşgücü dağılımındaki dengesizliğin giderilmesi nitelikli işgücünün arttırılması ile mümkündür. Bu da eğitim imkanlarının toplumun her kesimine eşit ölçüde sunulabilmesi ve nitelikli ve çağın gereklerine uygun bir eğitim sisteminin tercih edilmesiyle sağlanabilir.
  • 11- Sosyal politikalar yeniden planlanmalı
  • Etkin bir sosyal politika izlenmelidir. Toplumun daha geniş kesimini kapsayacak sosyal politikalar oluşturulmalıdır. Emekliye ayrılacak olan çalışanların devlete yük olmaması ve bütçedeki transfer giderlerinin azalması için SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı'nın daha etkin ve verimli bir şekilde yönetilmesi gerekmektedir.

  İşsizlik Sigortası Ödemeleri ve Ödenek Süresi

 

Ülkeler

Minimum Ödenen (Yıllık)

Maksimum Ödenen (Yıllık)

 

ABD $

ABD $

Belçika

7.415

10.108

Hollanda

9.922

28.503

Danimarka

-

16.830

Norveç

-

18.515

İngiltere

-

4.084

Almanya

-

30.890

Fransa

8.214

60.184

İtalya

-

12.837

İspanya

5.576

12.638

Lüksemburg

-

34.658

Avusturya

1.571

12.643

Kaynak: OECD

 

İşsizlik sigortası ve sosyal yardım süreleri ve tutarları Avrupa ülkelerinde olduğu gibi düzenlenmelidir. Yukarıdaki tabloda bazı Avrupa ülkelerinde 1999 yılında uygulanan işsizlik sigortası ödemeleri gösterilmektedir. Buna göre Belçika'da işsizlere herhangi bir süre sınırlaması olmaksızın aylık 843 ABD Doları ödenmektedir. Danimarka'da ise işsizlik sigortası kapsamındakilere 60 ay boyunca 1.403 ABD Doları ödenmektedir. Norveç'te işsizler 3 yıl boyunca her ay 1.542 ABD Doları alırken, Hollandalı bir işsiz 5 yıl boyunca aylık 2.375 ABD Doları  alabilmektedir. Ayrıca Avrupa'nın bir çok ülkesinde işsizlik sigortası ödenekleri kesildiği taktirde işsizlik yardımı adı altında işsizlere gelir desteği sağlayan bir ödenek de  mevcuttur. Yoksulluk ve açlık tehdidi altında bulunan işsizlerimizin de çağdaş dünyada olduğu gibi sigorta, yardım ve ödeneklerle desteklenmesi hayat şartlarının zorlaştığı günümüzde bir gereklilik olarak karşımıza çıkmaktadır.

  • 12- Bölgesel sürdürülebilir kalkınma için yeni tarım politikaları üretilmeli
  • Ülkemizde yoksulluğun ve işsizliğin daha yoğun olarak belirdiği, tarımın ağırlıklı istihdamı oluşturduğu kırsal bölgelerden şehirlere göç başlamış, yaşanan ekonomik krizler ve uygulanan yanlış tarım politikaları sonucunda, tarım ve hayvancılık yok olma aşamasına gelmiştir. Tarımda üretim ve kazançların düşük olmasına rağmen çalışan sayısı her geçen gün artmakta ve yoksulluk da bunun paralelinde tarım kesimi için daha büyük bir tehdit unsuru oluşturmaktadır.
  • Avrupa'da Hektar Başına Buğday Verimliliği, 2001
  • Kaynak: OECD
  • Yukarıdaki tabloda da görüleceği gibi Avrupa'da tarım alanlarını en verimsiz kullanan ülke Türkiye'dir. Ülkemizde 1 hektar alandan ancak 2 bin kg buğday elde edilebilirken 15 Avrupa Birliği ülkesi ortalaması hektar başına 5 bin 500 kg'a kadar yükselmektedir. Bu nedenle geniş tarım topraklarına sahip olmamızın avantajını iyi kullanmak ve bir an önce modern tarıma geçerek, tarım işçilerinin ürün ve kazançlarını arttırmak gerekmektedir. Ülkemizde istihdam edilenlerin yüzde 34'ü tarım sektöründe çalışmaktadır.[15] Ülkemiz nüfusunun yüzde 45'inden fazlası kırsal alanda yaşamaktadır. Tarım sektöründe verimsizlik ve işgücünün ucuzluğu ile kırsal kesimdeki nüfus yoğunluğu dikkate alındığında bu bölgede yaşayan halkımızın yoksulluk ve açlık tehlikesi altında yaşadığı gerçeğiyle karşılaşmaktayız. Kırsal bölgelerde yaşayan ve tarım sektöründe çalışan nüfusumuza istihdam sağlayacak sanayi yatırımları yapılamadığına göre tarımsal ürünlerden elde edilen gelirin artırılması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. İçinde bulunduğumuz yüzyılda dünyada gıda ve su sorununun baş göstereceği açıktır. Her iki açıdan da avantajlı olan ülkemiz bir an önce bunun farkına vararak tarımsal üretimi ve tarım ürünleri ihracatını artırmalıdır.
  • Tarımda verimliliğin artırılması, tarım işçilerinin daha etkin ve verimli bir şekilde çalışması ve tarıma açık küçük toprak parçalarının, bireysel çiftçilik yerine, birleştirilerek daha büyük yatırımlara açık, daha büyük tarım arazileri şekline dönüştürülmesi, tarım politikalarının değiştirilerek, bilimsel tarıma ağırlık verilmesi ve ülkemizde ekonomik değeri yüksek ürünlerin üretilmesi için kooperatifler kurulması yöntemi tercih edilmelidir. Kooperatifler kentten köye dönüş projeleri başlatmalı ve kente göç ederek toprağını atıl durumda bırakmış olanların topraklarını tekrar tarıma açmalıdır.
  • 13- Kamuda gerçek bürokratikleşme sağlanmalı
  • Kamuda istihdam azaltılmamalı, aksine Avrupa standartlarına çıkartılmalıdır. Türkiye, kamu kesiminde çalışanlar konusunda sürekli olarak olumsuz etkilenmeye çalışılan bir ülkedir. Gerek basın gerekse hükümetin söylemleri, kamuda çalışanların verimsiz, fazla ve gereksiz olduğu yönünde yanlış ve taraflı açıklamalardır. Kamudaki verimsizliğin, ülke üzerine büyük yük teşkil ettiği, bu nedenle kamu çalışanlarının sayısının azaltılması gerektiği gibi sağlam dayanağı olmayan projeler gündeme getirilmektedir.
  • Kamu İstihdamının Toplam İşgücü İçindeki Payı

 

 

 

 


  • Kaynak: OECD
  • Kaynak: OECD
  • Oysa gerçek gösterilenden farklıdır. Her şeyden önce Türkiye'de kamu çalışanlarının sayısı nüfusa oranla fazla değil hatta azdır. Ülkemizde kamu istihdamının toplam işgücü içindeki payı dünya ortalamasının altındadır. Gelişmiş ülkeler bazında bakıldığında ortalama her 20 kişiye düşen kamu çalışanı sayısı ülkemizde ancak 30 kişiye hizmet verebilmektedir. Özellikle Avrupa'nın sanayi lokomotifi Almanya'da 81 milyon nüfusun 4 milyon 300 bini kamuda istihdam edilmekte, bu yapı ülkede her 18 kişiye bir kamu görevlisi düştüğünü ortaya koymaktadır. ABD'de ise bu durum daha çarpıcıdır. Yaklaşık 275 milyon olan nüfus içinde 20 milyon 572 bin kamu çalışanı ile her 13 kişiye bir kamu çalışanı hizmet sunmaktadır. Aşağıdaki tablo bazı ülkelerde kişi başına düşen kamu çalışanı sayısını göstermektedir.
  • Ülkelere Göre 100 Kişiye Düşen Memur Sayısı
  • Kaynak: OECD
  • Türkiye'de kamu çalışanlarının sayısının azlığının yanında ülkemizin bazı bölgelerinde memur kadrolarında fazlalıklar yaşanırken, hayat şartlarının daha zor olduğu bölgelerde ise çok büyük istihdam açığı bulunmaktadır. Bölgesel farklılıkların oluşmasında ve bu bölgelerde yatırım imkanlarının sınırlı kalmasının başında gelen sebeplerden biri de bu yörelerde kamu hizmetlerinin sağlıklı bir şekilde verilememesidir. Kamuda istihdamın geri kalmış bölgelerde etkin hizmet verilebilecek oranlara çıkarılması, hem yeni istihdam imkanı sağlanmasına, hem devletin daha etkin bir denetleme ile vergi gelirlerinin arttırılmasına hem de daha iyi bir kamusal hizmet sağlanmasına bağlı olarak bu bölgelerin yaşanabilir ve yatırım yapılabilir yerler olmasına imkan sağlayacaktır.
  • 14- Etkili sendikal faaliyetlerin önündeki engeller kaldırılmalı
  • Gelir dağılımında adaletsizliğin önüne geçilmesi ve demokrasinin tüm kurumlarıyla işletilmesi genel anlamda sendikacılığın ve özelde kamu çalışanlarının sendikal haklarının uluslar arası normlara uyumlu hale getirilmesi ile sağlanabilir. Çalışanların çalışma hayatına katılmaları, milli gelirden hak ettikleri payı almaları ve asgari yaşam standartları seviyelerinde kalmaları için demokratik bir güç olarak büyük sermaye sahipleriyle pazarlık masasına oturabilmeleri ancak sendikalar aracılığıyla mümkündür. Bu nedenle başta kamu görevlileri olmak üzere tüm çalışanların önündeki sendikalaşma karşıtı baskılar kaldırılmalı, sendikalaşma ve toplu sözleşme hakkı, çalışan her kesime sağlanmalı, bunun için gerekli kanun ve yönetmelikler bir an önce hayata geçirilmelidir.
  • 15- Özelleştirme uygulamaları amacına uygun olarak gerçekleştirilmeli
  • Özelleştirmenin amacı verimliliğini ve karlılığını yitirmiş olan kamu işletmelerinin özelleştirilerek, yeniden yapılandırılması ve ekonomiye kazandırılmasıdır. Oysa bu gün ülkemizdeki uygulama bunun aksine, karlı, verimli ve stratejik öneme sahip kuruluşlarımızın maliyet fiyatının altında rakamlarla elden çıkarılması şeklinde olmaktadır. Bu nedenle özelleştirme gerçek amacından sapmakta ve zarar etmekte olan verimsiz kuruluşlar devletin sırtında yük teşkil etmeye devam ederken, bu zararları telafi edecek olan diğer karlı kuruluşlar da bir bir elden çıkarılmaktadır. Bu durum hem devlet bütçesi açısından hem de özelleştirilen kuruluşlarda çalışanlar için büyük bir sorun teşkil etmektedir.

  Özelleştirilen Bazı Şirketlerin Personel Durumları

 

Şirket Adı

Personel Sayısı

Özelleştirmeden

Önce

Özelleştirmeden

Sonra

Ankara Sigorta A.Ş.

134

111

Asil Çelik

796

491

Çelbor

201

100

Havaş

2256

1697

İskenderun Demir Çelik

8220

7767

Kardemir

5417

3919

Ordu Soya San. A.Ş.

181

108

Orüs İşletmeleri

2341

261

Sek Süt

1359

514

Seka Bolu İşletmesi

84

71

TDİ Liman İşletmesi

473

341

TOPLAM

21462

15380

  • Kaynak: Özelleştirme İdaresi Başkanlığı
  • Ayrıca; İsveç'te % 58, Almanya'da % 53, Hollanda'da % 47, İngiltere'de % 41, İtalya'da % 39, ABD'de % 32 olan ekonomideki kamu payı Türkiye'de % 24 iken hala verimli, kar eden ve stratejik kuruluşlarımızın özelleştirilmeye çalışılması hiç bir mantığa dayanmamaktadır.
  • Yukarıdaki tabloda son birkaç yılda özelleştirilen bazı şirketlerin, özelleştirildikleri tarih itibarı ile ve özelleştirme sonrasında çalıştırdıkları personel sayıları verilmiştir. Görüleceği gibi araştırma kapsamına alınan tablodaki 11 şirket, özelleştirme öncesinde 21 bin 462 personel çalıştırırken; özelleştirildikten sonra personel sayısı 15 bin 380'e düşmüştür. 11 şirketin özelleştirilmesi sonucu 6 bin 82 çalışan, işinden olmuştur. Bu rakam özelleştirme öncesi bu şirketlerde çalışan toplam personel sayısının yüzde 29'u dolayındadır. Üstelik bu şirketlerin büyük çoğunluğunda özelleştirme öncesinde ülke ekonomisi içinde yarattıkları katma değer ve elde ettikleri karlarda da düşüş gözlenmiştir.
  • Sosyal refah devleti ilkesinden vazgeçiş ve küreselleşme yanlısı eğilimler gereği tüm hizmetlerin özelleştirmeye açılmasıyla birlikte hizmet sektörlerinin de özelleştirilmesi gündeme gelmiştir. Yakın gelecekte yukarıdaki tabloda görülen sonuç diğer kamu çalışanları için de söz konusu olacaktır. Özelleştirmeler sonucunda bir taraftan vatandaşlarımız daha önce ücretsiz ya da kar amacı güdülmeyen düşük ücret karşılığında ulaşabildiği mal ve hizmetlere her geçen gün biraz daha pahalı bir şekilde ulaşırken, diğer taraftan bu sektörlerde çalışanlar da bir bir işlerini kaybetmektedirler. Sonuç olarak; hem daha pahalı hale gelen hizmetler hem de özelleştirmeler sonucu artan işsizlik nedeniyle toplum, yoksulluk karşısında eskisinden daha fazla korumasız kalmaktadır. Bu nedenle, devletin ekonomik alandan ve kamu hizmetinin verildiği sektörlerden tamamen çekilmesi ve tüm hizmetlerin paralı hale gelmesinin önünü açarak, işsizliği ve yoksulluğu körükleyecek olan bu tarz özelleştirme uygulamalarının bir an önce durdurularak, yeni bir özelleştirme programı yapılmalısı zorunludur.

 

e-posta: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

ulaşım: www.kamusen.org.tr

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

2003 Yılı Dünya Sağlık Raporu, Dünya Sağlık Örgütü

 

C. Can Aktan, Özlem Özkıvrak, Sosyal Refah Devleti, 2003

 

Meral Tamer, Milliyet Gazetesi, 27 Şubat - 4 Mart 2003 Tarihli Sayıları

 

Murat Düz, İdris Ede, Kalkınma Planlarında Eğitim, Nüfus, İstihdam

 

Beş Yıllık Kalkınma Planlarında Strateji Ve Hedefler (I - IV), DPT, 1983

 

Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Temel Hedefleri Ve Stratejisi (1985-1989), DPT, 1985

 

Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı Temel Hedefleri Ve Stratejisi (1990-1994), DPT, 1989

 

Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Stratejisi (1996-2000), DPT, 1995

 

Uzun Vadeli (2001-2023) Ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının Temel Amaçları Ce Stratejisi, DPT, 2000

 

Ercan Dansuk, Yoksullukla Mücadelede Kurumsal Kapasitenin Geliştirilmesi

 

Hiromasa Kano, Ruşen Keleş, Economic Development And Social Consciousness Of Turkey Under The Development, Institute Of Developing Economies, MES Series No: 17

 

Gelir Dağılımının İyileştirilmesi Ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu Raporu, DPT, 2001

 

Sağlık Vakfı (www.saglikvakfi.org.tr)

 

2002 Yılı Yoksulluk Araştırması, DİE

 

2003 Yılı Hanehalkı İşgücü Anketi Geçici Sonuçları, DİE

 

2002 Yılı Hanehalkı Bütçe Anketi, DİE

 

İngiliz Öngörü Programı (www.foresight.gov.uk)

 

Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası Efektif Satış Kurları (www.tcmb.gov.tr)

 

Highlights Of Public Sector Pay And Employment Trends: 2002 Update, OECD

 

Prices And Purchasing Power Parities, Eurostat, Theme 2 - 42/2002

 

Hans Strelow, Transport Infrastructure In Europe Between 1990-1999, Eurostat, 43/2002

 

TCDD

 

TC. Karayolları Genel Müdürlüğü

 

Benefits And Wages, OECD Indicators, 2002 Edition

 

Statistical Yearbook On Candidate Countries, European Communities, 2003

 

Türkiye'de Özelleştirme, TC. Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı

 

 

 

 

 



[1]www.hekimce.com

[2] Dünya Sağlık Raporu 2003 (Çev. Dr. Ümit Başara)

 

[3] C. Can Aktan ve Özlem Özkıvrak, Sosyal Refah Devleti, 2003

[4] Meral Tamer, Milliyet ( 27 Şubat - 4 Mart 2003)

[5] Murat Düz, İdris Ede, Kalkınma Planlarında Eğitim, Nüfus İstihdam,  <http://egitim5.tripod.com/bykp3.htm> (Ulaşım, 24 Aralık  2003)

[6] Beş Yıllık Kalkınma Planlarında Strateji ve Hedefler (I - IV), DPT Yayınları, Ankara, 1983, ss. 4 -5

[7] Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Temel Hedefleri ve Stratejisi (1985-1989), DPT Yayınları, Ankara, 1985.

[8] Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı Temel Hedefleri ve Stratejisi (1990-1994), DPT Yayınları, Ankara, 1989.

[9] Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Stratejisi (1996-2000), DPT Yayınları, Ankara, 1995.

[10] Uzun Vadeli (2001-2023) ve Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının (2001-2023) Temel Amaçları ve Stratejisi, DPT Yayınları, Ankara, 2000 ss- 3.

[11] Bu bölüm E. Dansuk, "Yoksullukla Mücadelede Kurumsal Kapasitenin Geliştirilmesi", Yoksulluk, Deniz Feneri Yayınları, 2003, ss - 238-249'dan alınmıştır.

[12] Hiromasa Kano, Keleş Ruşen, 1986, Economic Development and Social Consciousness Turkey Under the Development, Institute of Developing Economies, M.E.S. Series No.17.

[13] Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu Raporu, DPT, Ankara, 2001, sf. 16.

[14] Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası efektif satış kurları

[15] DİE Hanehalkı İşgücü Anketi 2003 yılı geçici sonuçları