AB
NASIL BİR TÜRKİYE İSTİYOR
SUNUŞ
Bu kitapçıkta, Türkiye üzerinde oynanmak istenen oyunlardan biri daha
bütün çıplaklığı ile gözler önüne serilmektedir. Ve “Refaha Erişmeye Adım
Adım” gibi gösterilerek Milletimize “alkışlandırılmaya” çalışılan AB
diktesiyle Ülkemizin, gelecekte ne gibi bir Milli felaketlerle karşı
karşıya kalacağının ispatı olan bu kitapçığı
TÜRKİYE KAMU-SEN AR-GE MERKEZİ
olarak yayın hayatına kazandırmayı milli bir görev bildik.
Zira,
TÜRKİYE KAMU-SEN
yola çıkarken salt ücret Sendikacılığı yapmayacağını Ülke Sendikacılığı
yapacağını ilan etmiştir. Türkiye’mizi ilgilendiren her konuda Milli
duruşuna dün olduğu gibi bundan sonra da devam edecektir.
Kitapçığın hazırlanmasında başta Prof. Osman Metin ÖZTÜRK olmak üzere
emeği geçen herkese teşekkürü bir borç bilir, bu kitapçığın hazırlanış
amacına ulaşması dileğiyle saygılar sunarım.
Bircan AKYILDIZ
Türkiye
Kamu-Sen Genel Başkanı
AVRUPA BİRLİĞİ İLE İLGİLİ
GÜNCEL GELİŞMELER
I. Bilindiği gibi Türkiye, 1999 Helsinki Zirvesi'nde AB'nin genişleme
sürecine dahil edilmiş, aday ülkeler arasına katılmıştır.
Yine bu zirvede, Türkiye ile müzakerelere başlanması için Kopenhag'ın
siyasi kriterlerinin yerine getirilmesi gerektiği belirtilmiş; bu
kriterlerin, sadece Türkiye için değil, tüm aday ülkeler için geçerli
olduğu ifade edilmiştir.
Nedir Kopenhag Kriterleri?
Bu kriterleri üç grupta mütalaa etmek mümkündür. Bunlar, siyasal ve
ekonomik kriterler ile topluluk müktesabatına uyumludur.
Siyasal kriterler
ile, demokrasinin, hukukun üstünlüğünün, insan haklarının, azınlıkları
korumanın ve onlara saygı göstermenin güvenceye ve bu güvencenin de
istikrara kavuşturulması istenmektedir.
Ekonomik kriterler
ile, iyi işleyen bir piyasa ekonomisinin ortaya çıkarılması, AB içindeki
rekabet ve piyasa güçleriyle başedebilecek bir kapasitenin yaratılması
istenmektedir.
Bu iki kriter bağlamında, aday ülkenin,
siyasal, ekonomik ve parasal birliğe katılım da dahil, üyeliğin
gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirebilecek
bir durumda olması da istenmektedir.
Tabiatıyla, bütün bunların
AB müktesebatına uyumu da
içerdiği şüphesizdir.
Ancak, Türkiye'nin genişleme sürecinin dışında tutulduğu 1997 Lüksemburg
Zirvesinde, Türkiye dışındaki tüm aday ülkeler için müzakere tarihi tespit
edilirken 1999 Helsinki Zirvesinde kabul edilen
"müzakerelere başlanması için Kopenhag siyasi kriterlerinin yerine
getirilmesi şartı münhasıran Türkiye’ye dayatılmıştır.
Çünkü, 1997 Lüksemburg Zirvesinde,
-
Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Estonya ve Slovenya ile 1998
yılında,
-
Letonya, Litvanya, Romanya, Bulgaristan ve Slovakya ile de 2000 yılında,
müzakerelere başlanılması kararlaştırılmış olduğu için, 1999 Helsinki
Zirvesinde getirilen "müzakerelere başlanması için Kopenhag Kriterlerinin
yerine getirilmesi" şartı, bu ülkeleri bağlamamaktadır.
Kopenhag Kriterleri ile ilgili bir başka boyutta, bu kriterlerin
gözetilmesinde aday ülkeler arasında ayrım yapıldığıdır. Bir an için,
Kopenhag Kriterlerinin diğer aday ülkeler için de geçerli olduğu
varsayılır ise, AB’nin Türkiye dışındaki diğer aday ülkeler için bu
kriterleri fazla dikkate almadığı görülür.
AB Komisyonunun raporlarında,
Romanya'nın
temel haklar alanında hala bir çok açığı bulunduğu, yolsuzluklar,
polis-gizli servis kurumlarında sorunlar yaşadığı, ülkedeki roman etnik
azınlık ile ilgili sorunlar bulunduğu,
Bulgaristan'da
temel haklara saygı gösterilmediği,
Letonya'da
Rusça konuşan ve bu ülke vatandaşı olmayanların ciddi sorunlarla
karşılaştığı yine
Estonya’da
Rusça konuşan ve ülke vatandaşı olmayanların entegrasyonunun ciddi bir
sorun olduğu;
Macaristan'da
etnik sorunların devam ettiği;
Polanya'nın
adalet alanında özellikle uyuşturucular, sınır kontrolleri ve sınır ötesi
suçlar konusunda büyük sorunları bulunduğu,
Litvanya'da
yargı sisteminin belirsiz bulunduğu ve bunun çok ciddi bir eksiklik
olduğu;
Slovenya'nın
kamu ihaleleri, rekabet, sigorta, sermaye hareketlerinin
serbestleştirilmesi ve teknik mevzuat konularında AB normlarından hayli
uzakta olduğu,
Slovakya'nın
Kopenhag siyasi kriterlerinin hiç birine uymadığı, hükümetin kedi
dışındaki kurumların yetkilerine saygı göstermediği ve çoğu zaman
muhalefeti hiç dikkate almadığı, yargı kararlarını uygulamadığı, sürekli
olarak polis ve gizli servisi kullanma yoluna gittiği, ülkede ciddi etnik
sorunlar bulunduğu belirtilmişti. İlerleme Raporlarında belirtilen bu
hususlara rağmen, anılan ülkeler ile müzakerelere başlanmış ve bunların
büyük bir kısmı, 2004 yılı içinde hukuken ve fiilen AB'ye tam üye olma
noktasına gelmişti.
Bu ülkelerin çoğu, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, azınlık
haklarına saygı pazar ekonomisi, rekabet gibi batılı değer ve kurumlar ile
yeni karşılaşan eski Doğu Bloku ülkeleridir. Batılı değer ve kurumları
kısa sürede içlerinde sindirmeleri uzak olan bu ülkelerin, Kopenhag
Kriterlerini bütünüyle karşıladığı düşünülebilir mi? Bu ülkeler AB'ye
kabul edilirken, kurulduğu günden itibaren tercihi batıdan yana yapmış ve
AB ile ilişkilerini tarihi yaklaşık 40 yıl öncesine giden Türkiye için
hala Kopenhag kriterlerinden söz edilmesi düşündürücüdür.
Kıbrıs'ın
AB'ye tam üyeliği, Kopenhag Kriterlerinin bütünüyle göz ardı edildiği ve
hangi amaçla kullanıldığı konusunda fikir veren çok daha somut bir
örnektir.
-
1959-1960 Londra-Zürih-Lefkoşa düzenlemelerine rağmen, Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi (GKRY) ile, önce müzakerelere başlanılması ve bu müzakerelerin
Kıbrıs'ın bütünü için yapıldığının açıklanması, sonra da GKRY'nin tüm
Kıbrıs adına AB'ye kabul edilmesi,
-
Ada'nın kuzeyine, kendi sınırları içinde, kendi devletlerini kurmuş olarak
yaşayan Kıbrıs Türkleri'nin yok varsayılması,
-
Kıbrıs Türkleri'nin 30-35 yıldır ekonomik ve siyasal ambargo altında
yaşamaya mahkum edilmesi,
Kopenhag Kriterleri ile uyuşur mu? Hukukun üstünlüğüne, demokrasiye ve
insan haklarına saygı, Kıbrıs'ta unutulmuş; Kıbrıs Türkleri’ne reva
görülenin, pazar ekonomisi ile uyuşmadığı görmezden gelinmiştir.
Daha önemlisi, GKRY'nin, günümüz uluslararası toplumunu tehdit eden,
barışı ve istikrarı ortadan kaldırmayı amaçlayan terörizm, uyuşturucu
ticareti, kara para aklama ve kitle imha silahları da dahil silah
kaçakçılığında bölgesel bir merkeze dönüştüğü bilinmesine rağmen, AB'ye
alınmıştır.
Bütün bunlar ortada iken, Türkiye için Kopenhag Kriterlerinin öne
sürülmesi ne kadar doğru dur? Türkiye'den istenenler ile tam üyeliğe kabul
edilmiş ülkelerden istenenler, aynı
mı olmuştur?
Bir ayrımın olduğu ortadadır.
Bu ayrımın niye yapıldığı, üzerinde durulması gereken bir husustur.
"Sizi birliğe almak istemiyoruz"
anlamına alınabilecek böyle bir mesaj karşısında,
hala AB'ye üye olmak için ısrarlı bir çaba içinde olunması niye? Bu mesaja
rağmen, bu çabanın sürdürülmesi,
Türkiye'nin müzakere gücünü zayıflatıp üyeliğin maliyetini artırmaktadır.
II. Madem
üyelikten
bedeli ne olursa olsun vazgeçemiyoruz,
hiç olmazsa üyeliği belirsizlikten kurtarma ve bunu kısa sürede
gerçekleştirme adına neler yapabiliriz, bunun üzerinde durmak gerekir.
Kopenhag kriterlerinin içerdiği hususlara kimsenin bir itirazı olamaz.
Kopenhag kriterlerinin aday ülkelere farklı şekillerde uygulanması da
unutulabilir.
Türkiye için sorun, Kopenhag kriterlerinin neleri kapsadığı ve bunlardan
nelerin anlaşıldığı noktasında yaşanmaktadır. Bir belirsizlik vardır.
AB'ye kabul edilen üyelerin koşullarına, Türkiye'den istenenlere, başta
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere uluslararası mevzuata ve
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına bakıldığında,
Türkiye'nin AB üyeliği için gündeme getirilen hususların önemli bir
bölümünün AB mevzuatı ve uygulamaları ile ilgili olmadığı anlaşılmaktadır.
Türkiye'nin AB üyeliği için "uyum paketi" adı altında bugüne kadar yapılan
düzenlemeler ile, bugün 6. Uyum Paketi ile devam eden, önümüzdeki dönemde
7. ve 8. Uyum Paketleri olarak süreceği söylenen düzenlemeler AB
müktesabatına uyumun bir gereği olarak gösterilmektedir. Bu düzenlemelerin
bir kısmı, hakikaten AB müktesebatının bir gereğidir. Ancak önemli bir
bölümünün AB müktesabatı ile ilgisi bulunmamaktadır.
Örneğin, 6. Uyum Paketinde yer verilen "seçimlerde uluslararası gözlemci"
bulunmasını yasal hale getiren madde, bu tür bir düzenlemedir. Başbakan
Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, TBMM'de söz konusu maddeyi
savunurken,
"Bunlar sadece Türkiye için zannediliyor. Bundan dolayı bir kaygıya,
farklı anlamlar çıkarmaya gerek yok. ABD'deki seçimleri bile gözlemciler
izledi."
diyebilmiştir. Ancak, yapılan araştırma ve inceleme neticesinde, AB üyesi
ülke olarak sadece Hollanda'da bu tür bir düzenlemenin bulunduğu
anlaşılmıştır. Ve dolayısıyla, bu düzenleme 6. Uyum Paketinden
çıkarılmıştır.
Uyum Paketlerinde yer verilen bazı hususlar, AGİT kapsamında yapılmış
düzenlemelerde yer alıyor ve bunlar yeterli iken, AB'ye üyelik adına,
benzeri daha ileri düzenlemelere gidilmek istenildiği anlaşılmaktadır.
Örneğin, Türkiye, askeri otoritenin sivil otoriteye tabi olduğu hususunu
içeren muhtelif AGİT düzenlemelerini, Genelkurmay Başkanlığının bu yöndeki
görüşlerini de almak suretiyle kabul etmiş iken, 7. Uyum Paketinde bu kez
MGK'ya sivil müsteşar atanmasını ve asker üye sayısının azaltılmasını
öngören düzenlemelere yer vermiş, ancak gelen tepkiler üzerine bu hususu
paketten çıkarmıştır.
Bu girişim nedeniyle, AB Genel Sekreterliği,
"AB'den hiçbir zaman MGK'daki asker sayısı ya da MGK Genel Sekreterlerinin
sivil olmasıyla ilgili bir talep gelmediği
yönünde açıklama yapma gereğini duymuştur.
Bu, tam üyelik için Kopenhag Kriterleri bağlamında Türkiye'den talep
edilen bir husus olmamasına rağmen, siyasal iktidarın, iç politikaya
ilişkin maksatlı hedefini AB’yi kullanarak gerçekleştirmek istemesine
bağlanabilecek bir durumdur.
Ancak, bu durumu izah etmede sadece bu argümana dayanılması eksik
olacaktır. AB'nin tam üyelik için Türkiye'den talep ettiği hususların
çağrıştığı benzeri hususları da görmek gerekir. Bir kısmı, gerçekte AB
tarafından Türkiye'den talep edilmeyen bu hususlar, bölücü ve ayrılıkçı
unsurlar ile, bölgede güçlü bir Türkiye görmekten rahatsızlık duyan
aktörleri çağrıştırmaktadır. Gündeme gelen talepler, münhasıran bunları
savunduğu ve istediği hususlar olduğu için, doğal olarak bu tür bir
çağrışıma yol açmaktadır.
Örneğin İnsan Hakları Derneği (İHD), yıllardır ve ısrarlı Terörle Mücadele
kanunu (TMK)'nun 8. maddesinin
kaldırılmasını istemektedir.
Aynı çerçeveler, 1995 yılında, Gümrük Birliği'ne üyeliğin konuşulduğu
günlerde de, bu hususun, Gümrük Birliğine katılmak için gerekli bir şart
olduğunu öne sürmüş ve Gümrük Birliğine katılabilmek için TMK'nun 8.
Maddesinin kaldırılması gerektiğini savunmuşlardır.
Aynı şey, şimdi de yapılmak istenmektedir. AB'ye üye olmak adına, TMK'nun
8. Maddesinin yürürlükten kaldırılması, 6. Uyum Paketine dahil edilmiştir.
TMK'nun 8. Maddesi niçin bu kadar önemli? Niye bu maddeyi yürürlükten
kaldırmak istiyorlar?
TMK'nun yürürlükten kaldırılan 8. Maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak amacıyla
yazılı, sözlü veya görüntülü propaganda ile, toplantı, gösteri ve yürüyüş
yapılması, bu eylemlerin terör yöntemlerine başvurmayı özendirecek şekilde
işlenmesi, suç sayılmakta ve bu fiilleri işleyenlerin cezalandırılması
öngörülmekteydi. Amaç, Türkiye'nin ülke ve ulus bütünlüğünü korumaktı.
Deniliyor ki, TMK'nun 8. Maddesine gerek yoktu. Çünkü, Türk Ceza Kanunu
(TCK)'nun 312. maddesi var.
TKC, 1926 yılında kabul edilmiş ve o tarihten bugüne kadar da
yürürlüktedir. TMK ise, 1991 yılında kabul edilmiş, yeni bir kanundur.
O zaman hemen sormak gerekmez mi, madem TCK'nun 312. maddesi vardı,
TMK'nun 8. maddesine niçin gerek duyuldu ve 10 yıldan fazla bir süredir
niçin uygulanmaktadır?
Çünkü, TCK'nun 312. maddesi yürürlükte olmasına rağmen, TMK'nun 8.
maddesine gerek duyulmuştur.
Yasa koyucu, ihtiyacını TCK'nun 312. maddesi ile karşılayamadığı için,
1991 yılında TMK'nun 8. Maddesini getirmiş ve bugüne kadar uygulamada
tutulmuştur. Öncelikle bunu unutmamak gerekir.
Anayasamızın 3. maddesinde, "Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle
bölünmez bir bütündür" ifadesi yer almaktadır. Ancak, ülkesini seven ve
Türk Ulusunun bir üyesi olmaktan gurur duyan herkesin, anayasal bir
zorunluluk olmasa bile, ülke ve ulus bütünlüğünü koruma konusunda aynı
duyarlığı göstereceğini kabul etmek gerekir.
Ancak uygulamaya bakıldığında doğal olarak bir endişe ile
karşılaşılmaktadır.
1960'lı yılların başında bir Alman tarafından yapılmış çalışmada,
Türkiye'de 40'ın üzerinde etnik grup olduğu belirtilmiştir. Keza,
birilerinin Türkiye'yi ısrarla üye yapmaya çalıştığı AB'nin Türkiye
profilinde 26 etnik gruptan söz edilmektedir. AB'nin Kürt kökenli türk
vatandaşlarını zorla azınlık statüsüne sokmaya çalışmasının neden olduğu
talepler ortadadır. Bu taleplerin, önümüzdeki dönemde, Türkiye
profillerinde yer verdikleri ve azınlık olarak gördükleri diğer unsurlar
için de gündeme gelebileceği, ihtimal dışı bir durum değildir yine AB'nin
asılsız Ermeni iddiaları karşısındaki tavrı da ortadadır.
Bunlar ortada dururken, TMK'nun 8. maddesinin yürürlükten kalkması ne
anlama gelecektir?
Bu maddenin kaldırılması ile birlikte, Türkiye'nin ülke ve ulus
bütünlüğünü hedef alan bölücü mahiyetteki propaganda ile toplantı, gösteri
ve yürüyüş suç olmaktan çıkacaktır.
Bu tür eylemler, ancak şiddet içermeleri, halkı kin ve düşmanlığa ve suç
işlemeye tahrik etmeleri halinde TCK'nun 311 ve 312. maddelerine göre
cezalandırılabilecektir,
yani, şiddet unsuru dışlanarak, halktan kin ve düşmanlık duyguları
uyandırılmadan, halk suç işlemeye teşvik edilmeden, ülke ve ulus
bütünlüğünü hedef alan eylemlerde bulunulabilecektir!.. Bu, olacak iş gibi
gözükmemektedir.
Her şeyden önce, terörizmi münhasıran fiilen şiddeti içeren bir boyutta
düşünmek doğru değildir. Siber terör olgusu ne olacak? Terörün, Uyum
Paketi'nin gerekçesinde olduğu gibi tanımlanması, Siber terör ile
mücadelede, mücadele edenlerin elini zayıflatmaz mı? İkinci olarak, yasal
düzenlemelerin temel amacını düzeni ve istikrarı sağlamak olduğu dikkate
alınırsa, TMK'nun 8. maddesinin kaldırılmasının bu amaca hizmet edip
etmeyeceği tartışmaya açıktır. Bu maddenin yürürlükten kalkması,
"bastırılmış heveslerin "gün yüzüne çıkmasına ve bunun da aşırı şiddet
yüklü kaotik bir ortamı beraberinde getirmesine neden olmaz mı?
Diğer taraftan, ülke ve ulus bütünlüğü için canlarını hiçe saymış bu
uğurda ölümü göze alarak yaralanmış, sakat kalmış, şehitlerimiz ve
gazilerimiz ile bunların yakınları ne olacaktır. Ülke ve ulus bütünlüğü
uğruna canlarını ve kanlarını vermiş olanlar için, bunların boşuna
mücadele edip canlarını ve kanlarını verdikleri düşünülmeyecek midir?
Ve asıl önemlisi, bundan sonra aynı idealler uğruna canını ve kanını feda
edecek ne kadar insan çıkabilecektir?
Bu durumda, Türkiye'nin kendini savunma refleksi, içeriden kırılmış
olmuyor mu?
Olayın başka boyutları da vardır.
11 Eylül 2001'den hemen sonra, küresel ölçekte bir terörle mücadele süreci
başlatılmış ve adına da sonsuz özgürlük operasyonu denilmiştir. Ülke ve
ulus bütünlüğü, ulusal güvenlik ve kamu düzeni adına özgürlüklerin
kısıtlanabildiği yeni bir süreç ortaya çıkmıştır.
Bu süreç içinde, ABD'de yabancılar, özellikle Orta Doğu kökenli
Müslümanlar, özgürlükler ülkesinde, ortada hiçbir özel neden yokken bile
potansiyel suçlu olarak görülmeye başlanmıştır. Amerikan devleti, hukuksal
dayanaktan yoksun bir şekilde, kişilerin özel yaşamına daha çok girmeye,
temel hak ve özgürlüklerini daha kolay ihlal etmeye başlamıştır.
BM tarafından, terörizm bir insanlık suçu olarak kabul edilmesine rağmen,
terörle mücadele eden ABD, insanlığa karşı işlenen suçlara bakmaya yetkili
olan Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin statüsüne taraf olmaktan kaçınmıştır.
Üstelik evrensel hukuk ilkelerini görmezden gelerek, yürütmenin etkisine
açık, kararlarını Başkan'ın ve Savunma Bakanı'nın onayladığı, temyiz
aşamasını içermeyen, yurt dışında da görev yapabilen ve yabancıları
yargılayabilen, bir özel askeri mahkeme kurmuştur.
İngiltere'de, terörle mücadele adına, kişilerin temel hak ve
özgürlüklerine daha çok ve kolay müdahale edilmesine imkan veren
düzenlemeler yapılmıştı. IRA ile bağlantısı olduğu bilinen ama gene de
yasal bir parti olarak kabul edilen Sinn Fein'in açıklama yapması
engellendi. Yönetim, teröristlerle yandaşlarının, demokrasiye saygılı
insanlarla aynı yayın haklarından yararlandırılmayacağına karar
verilebilmiştir. Telefon dinlemeleri, ev-üst-işyeri aramaları daha kolay
hale gelmiştir. Hatta, terör örgütleri listesinde yer alan örgütlerin
renklerini taşıyanların, işaretlerini yapanların ve kendilerinin bu
örgütün mensubu olduğu izlenimi verenlerin cezalandırılması bile
öngörülmüştür. Kişilerin seyahat ve yerleşme özgürlükleri kısıtlanmıştır.
İspanya'da silahlı gruplar veya teröristlerle mücadele gözetilerek
Anayasada öngörülen kişi özgürlüğü, özel hayatın ve aile hayatının
korunmasına ilişkin hükümlerin askıya alınabileceği öngörülmüştür. Polisin
mahkeme kararı olmaksızın, ileri derecede yakalama ve gözaltında tutma
yetkisi vardır. AB üyesi İspanya'da, Bask bölgesinin bağımsızlığı için
mücadele eden ayrılıkçı terör örgütü ETA'nın siyasi kanadı olarak bilinen
ve Avrupa Parlamentosu'nda bir üyeye sahip bulunan Bask bölgesi partisi
Batasuna kapatılmıştır.
Fransa Korsika'nın bağımsızlığı için mücadele eden ayrılıkçı hareket
karşısında, bugüne kadar üniter yapısından taviz vermeye asla
yanaşmamıştır.
Alman Ceza kanununda, Anayasaya aykırı örgütlerin veya bunların yerlerine
kurulan örgütlerin bayrak, flama veya mensuplarının üniformasını taşımak
ya da slogan veya selam tarzlarını taklit etmek suç sayılmıştır.
Bütün bu örnekler, kendileri daha zayıf bir terör tehdidine muhatap olmuş
iken, anılan ülkelerin hala katı bir terörle mücadele yaklaşımı içinde
oldukları anlamına geliyor. O zaman Türkiye'ye TMK'nun 8. maddesini kaldır
diyenler için, insanın aklına soru işaretleri gelmesi normal değil mi?
Türkiye, ciddi bir tehdidi altında olmaya devam ederken, TMK'nun 8.
maddesinin yürürlükten kaldırılması ne kadar doğrudur?
Üstelik bu ülkelerde, teröristlere ciddi tavizler verilmiş olmasına
rağmen, terör örgütleri ortadan kalkmamış ve terör eylemleri durmamıştır.
Onlar terörle mücadele adına temel hak ve özgürlüklerde kısıtlamaya
giderken, Türkiye terörle mücadelede zaafa yol açacak adımlar atmaktadır.
Yine onlar, ülke ve ulus bütünlüklerini, kamu düzenlerini ve ulusal
güvenliklerini, temel hak ve özgürlüklere tercih ederken,
Türkiye, temel hak ve özgürlükler adına, ülke ve ulus bütünlüğünü, kamu
düzenini ulusal güvenliğini tehlikeye atmaktadır.
Uluslararası terörizm sanıldığı gibi az gelişmiş ve gelişmekte olan
ülkeler tarafından beslenmemektedir. Uluslararası terörizmi besleyen ve
kontrol eden asıl aktörler, gelişmiş ve güçlü ülkelerdir. PKK/KADEK terör
örgütünün, bugüne kadar Türkiye'deki ve Türkiye'nin bulunduğu bölgedeki
ABD varlığını hedef alan herhangi bir eyleme girişmemiş olması bir tesadüf
müdür? Aynı şekilde, 11 Eylül ile birlikte ortaya çıkan terör fobisinin ve
11 Eylül'den sonra ABD'nin yaptıklarının asimetrik savaş olgusu
çerçevesinde ABD'yi hedef alan ciddi ve yaygın terör eylemlerine yol
açması beklenirken, bugüne kadar bu öngörünün gerçekleşmemiş olması,
manidar değil midir?
Türk-Amerikan ilişkilerinin durumu ortadadır. ABD, Türkiye'yi bölgesel
politikalarının önünde bir engel ve aynı zamanda da bir rakip olarak
görmektedir. Son dönemde bölgede izlediği politika nedeniyle böyle bir
bakış açısına sahip olduğu değerlendirilen ABD'nin Türkiyenin ülke ve ulus
bütünülğnü hedef alan PKK/KADEK terör örgütü ile olan yakın ilişkisi
dikkate alındığında, kaçınılmaz olarak Türkiye'nin ciddi bir terör tehdidi
ile karşı karşıya bulunduğu akla gelmektedir.
Amerikalı askerlerinin Irak'ın kuzeyinde, Kandil Dağındaki PKK/KADEK terör
örgütü mensuplarına güvence vererek Türkiye'ye gitmelerini ve siyasal
sürece katılmalarını önermeleri; Irak'ın kuzeyinde görevli 11 Türk
askerinin Amerikalılar tarafından Süleymaniye'de derdest edilip Irak'ta
bilinmeyen bir yerde üç gün süre ile tutulmalarının PKK/KADEK
elebaşlarından terörist Cemil Bayık'a düzenlenen saldırı ile
irtibatlandırılması Türkiye'nin, arkasında ABD'nin olacağı ciddi bir terör
sorununu yaşayabileceğine işaret etmektedir.
TMK'nun 8. maddesinin kaldırılmasının, bastırılmış ayrılıkçı hevesleri gün
yüzüne çıkarması ve bunun da Türkiye'nin yeni bir terör dalgasını
yaşamasına yol açma ihtimalini de bu arada unutmamak gerekir.
TMK'nun 8. maddesi bu koşullarda kaldırılıyor. Yapılanları, Türkiye'nin
ulusal çıkarları açısından anlamak mümkün değil.
AB'ye üye olacağız diye, ülke ve ulus bütünlüğü tehlikeye atılmış, kamu
düzenini sarsacak gelişmelerin önü açılmış ve ulusal güvenlik riske
edilmiştir.
Suçlarla mücadele etmeyen veya edemeyen, onları önlemeye çalışmayan,
önleyemediklerini kovuşturmayan veya kovuşturamayan devlete hukuk devleti
denemez. TMK'nun 8. maddesini hukuk devleti adına kaldırılması, aslında
bizatihi hukuk devletini ortadan kaldırmanın önünü açan bir tasarruftur.
TMK'nun 8. Maddesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)'ne Batıdaki
uygulamalara aykırı değildir.
Buna rağmen İHD ve Türkiye'den rahatsızlık duyan aktörler, AİHS'ne
aykırıymış gibi göstererek 8. Maddenin kaldırılmasına çalışmışlardır.
III.
Bütün bunlar, AB'nin Türkiye'den istediklerinde bir maksat ve belirsizlik
olduğu anlamına gelmektedir.
Maksat, mevcut Türkiye'yi birliğe almamak veya önce birliğe alınabilecek
özelliklere sahip bir Türkiye'yi ortaya çıkarmak, sonra bu Türkiye'yi
birliğe almaktır?
Belirsizlik de, bu noktada ortaya çıkmaktadır. Söz konusu niyet ve
maksatlarını açıkca ortaya koyup söyleyememeleri Türkiye açısından
belirsizliğe yol açmaktadır.
Buna ilave olarak,
siyasal iktidarın iç politikaya ilişkin maksatlı hedeflerini
gerçekleştirmede AB'yi istismar etmesi, aynı şeyin, AB'nin Türkiye ile
ilgili niyet ve maksadının farkında olan diğer maksatlı iç ve dış çevreler
tarafından yapılması; niyet ve maksadının, AB'yi bu çevrelerin etkisine
açık hale getirmesi, Türkiye-AB ilişkilerinde belirsizliğe yol açmaktadır.
Öyle bir tablo ortaya çıkmıştır ki, AB "her derde deva" bir ilaç olarak
görülmektedir. Siyasal iktidarından, etnik ve dinsel söylemlerine uygun
bir zemin arayanlarına, köylüsünden sanayici ve iş adamına, fakirinden
zenginine kadar hemen herkes, AB'ye kendisine göre bir misyon yüklemiş,
beklenti içindedir. Bu tablo içinde yer alan beklentilerin de, keza
yaşanan belirsizlikte pay sahibi olduğu ifade edilebilir.
İşte, bütün bunlar, Türkiye için Uyum Paketleri'nin sayısını belirsiz
kılmaktadır.
Ortada, AB’nin Türkiye’den istediklerinin tek tek sıralandığı bir liste,
bir döküman bulunmaktadır. Her ilerleme raporunda yeni bir şey ortaya
çıkmaktadır. Şimdi Türkiye’yi AB’ye üye yapmak isteyenler bu isteklerinde
samimilerse ve bunu en kısa sürede gerçekleştirmek istiyorlarsa, önce
AB'nin Türkiye'den istediklerinin bir envanterini çıkarmalıdırlar.
IV.
Türkiye, AB istiyor diye,
Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Ekonomik Sosyal ve
Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'ne
(bundan böyle her iki sözleşmeyi ifade etmek için
"ikiz sözleşmeler"
ifadesi kullanılacaktır.) katılım işlemlerini tamamlayarak bu sözleşmelere
de taraf olmuştur.
Türkiye'nin bu sözleşmelere taraf olmasını salt hukuksal açıdan ve
demokrasi, insan hakları gibi evrensel değerler açısından görülmesi doğru
değildir.
Bu sözleşmelere Türkiye açısından yaklaşırken,
-- Uluslararası politikada münhasıran 11 Eylül'den sonra ABD merkezli
olarak ortaya çıkan ve hukuku görmezden gelen güce dayalı uygulamaların,
-- Türkiye'nin yaklaşık 15 yıldır yaşadığı etnik ayrımcılık üzerine kurulu
terör sorununun,
-- ABD, AB gibi aktörlerin Türkiye'ye karşı izlediği siyaset ile hemen
hemen bütün komşularımızın Türkiye'yi hedef alan ayrılıkçı terör
hareketine destek verdiğinin, dikkate alınması gerekmektedir.
Uluslararası politikada haklı olmanın ve hukuksal himaye görmenin yeterli
olmadığı, bu pozisyonların güçle beslenmesi gerektiği gerçeği, bugün düne
göre daha belirgin hale gelmiştir. Hukukun görmezden gelindiği ve
istenildiği gibi yorumlanabildiği bir konjonktür yaşanmaktadır. Güçlü
ülkeler, ulusal çıkarlarını gerçekleştirmeye yönelik adımlar atarken,
uluslararası hukuk içinde kalmak gibi bir endişe içinde olmaktan uzaktır.
İkiz Sözleşmeler, ülke ve ulus bütünlüğünü tehdit eden dilsel, dinsel,
etnik ve kültürel bölünmelerin önünü açan, ulus devleti hedef alan bir
içeriğe sahiptir.
Her iki sözleşmenin başlangıç maddelerinde, halkların kendi kaderlerini
tayin hakkına sahip olacakları, siyasal statülerini serbestçe tayin
edebilecekleri, ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe
sürdürebilecekleri öngürülmektedir. Azınlıkların, kendi kültürel haklarını
kullanmaları, kendi dinlerini gereklerine uygun olarak ibadet etmeleri ve
kendi dillerini kullanmaları ifade edilmektedir. Bu hükümler, güçlü
ülkelerin, az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere müdahale etmede onların
ellerini kuvvetlendirecektir.
İkiz sözleşmelerin içerdiği bu hükümleri, AB'nin Türkiye profilinde 26
etnik unsura yer verdiği ve kürtlerden başlayarak bu unsurlara azınlık
statüsü kazandırmaya çalıştığı ile birlikte değerlendirmek gerekir.
İmzaladığı 1960'lı yıllarda, sömürge altındaki ulusların ve halkların,
sömürgeci devletlere karşı yürüttükleri mücadeleye aracılık eden ikiz
sözleşmeler bugün tam tersi yönde yeni sömürgeciliğe aracılık
etmektedirler.
Gelişmiş güçlü devletler daha kolay yutabilsinler diye, azgelişmiş ve
gelişmekte olan ülkeleri bölme ve parçalama amacıyla kullanılmaktadır.
6. Uyum Paketinde Terörle Mücadele Kanunu (TMK)'nun 8. maddesinin
yürürlükten kaldırılmasının da, ikiz sözleşmeler ile birlikte eş zamanlı
olarak gündeme gelmesi bir tesadüf değildir.
İkiz Sözleşmeler ile, ülke ve ulus bütünlüğünü tehdit edecek siyasal
gelişmelerin önü açılmakta; TMK'nun 8. Maddesinin yürürlükten kalkması ile
de, bu gelişmeler suç olmaktan çıkarılmaktadır.
Türkiye'yi, münhasıran içerdiği hakların kendi kaderlerini tayin hakkı
nedeniyle anılan sözleşmelere taraf olmakta geç kalmakla itham edenlerin,
Afganistan'da ve Irak'ta yerel halka rejim dayatılmasına ses
çıkarmadıkları, Afganistan ve Irak halkının kendi kaderlerini kendilerinin
tayin etmesine müsaade edilmeyişini görmezden geldikleri dikkate alınınca,
ister istemez anılan sözleşmelerin, Türkiye'yi hedef alan maksatlı
politikalara aracılık edebileceği akla gelmektedir.
V.
Uluslararası politikada, geçmişte askeri güç üzerinden ulaşılan hedeflere,
bugün ekonomik sosyal ve siyasal dayatmalar ile ulaşılmaya
çalışılmaktadır. Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler adına ülkelerin
iç işlerine serbestçe karışabildiği; ülkelere, bu ülkeler adına rejim
dayatmalarında bulunulabildiği, merkeze ait yetkilerin yerel yönetimlere
ve özerk üst kurumlara aktarılmasının dayatılarak merkezi idarenin
zayıflatıldığı, merkezi idarenin taşradaki nüfuzunun giderek kırıldığı,
merkezden uzaklaşıldıkça merkezin otoritesinin kaybolduğu bir süreç
yaşanmaktadır. Bu, ülke ve ulus bütünlüğünün giderek risk altına girdiği
anlamına gelmektedir.
Sevr'de dayatılanların arkasındaki niyet ve maksat ile, bugün AB talepleri
olarak dayatılanların arkasındaki niyet ve maksadın aynı olmadığı
söylenebilir mi?
Değişen yöntemlerdir. Koşullara bağlı olarak yöntem de değişmiştir.
IV.
Türkiye'de Silahlı Kuvvetler ve askerler, kurumsal ve mesleki anlamda,
Cumhuriyetin kuruluş felsefesine bağlı kalmakta, diğer kurumlardan ve
mesleklerden ayrılıyor. Daha sadık kalmışlardır. Başlangıçtaki felsefe ile
bugünkü duruma bakıldığında, Silahlı Kuvvetler'deki ve askerlerdeki sapma
açısı daha küçüktür. kamuoyunda, genel bir kanaat vardır: "siyasiler
boşluğa neden olursa, bu boşluk Silahlı Kuvvetler ve askerler" tarafından
doldurulur. Ancak, bu eksik bir bakış açısıdır.
Bakış açısını, "siyasal boşluk" yerine, "Cumhuriyetin kuruluş felsefesi"
merkezli yapmak gerekir.
Başka bir ifade ile, siyaseten zayıf siyasal iktidarı çıkış noktası almak
yerine, Parlamentoda çoğunluğu elinde bulundurmaya dayalı bir siyasal güce
rağmen Cumhuriyetin kuruluş felsefesinden uzaklaşmış bir siyasal iktidarı
çıkış noktası almak gerekir. Kamuoyunda sıkça geçen "boşluk doldurma"
olayını bu şekilde değerlendirmek gerekir.
Silahlı Kuvvetler'in ve askerlerin Türkiye'de kendine özgü konumu ve
işlevi vardır? Bunun çok çeşitli nedelerinden söz edilebilir. Silahlı
Kuvvetler, Cumhuriyetin kuruluş felsefesine sonuna kadar sadık bir
kurumdur. Toplumun içinden çıkmıştır. Toplumla iç içedir. Gücünü silah ve
teçhizata sahip hazır ve örgütlü olmasından olduğu kadar, toplumdan da
alır. Halkın, en güvenilir kurum olarak Silahlı Kuvvetleri görmesi, böyle
bir anlama işaret eder.
Bu koşullarda, Silahlı Kuvvetler ve askerler, içeriden ve dışarıdan
Türkiye'yi bir yerlere götürmeye çalışanların önündeki en büyük engel
olarak ortaya çıkmaktadır. İçeride, Silahlı Kuvvetleri ve askerleri bir
yerlere oturtma ve belli kesimlerle karşı karşıya getirme gayretleri
boşuna değildir? Bu tür çabalar, dışarıdan destekli ve bilinçlidir. AB
üyeliği bağlamında ortaya çıkan Silahlı Kuvvetleri ve askerleri konu
edinen talepler de bu bağlamda görülebilir.
Hedef, Silahlı Kuvvetler ve askerlerdir. Çünkü, bunlar, Türkiye'yi bir
yerlere taşımak isteyenlerin gözünde, önlerindeki en zinde ve en büyük
güçtür Bu gücün bertaraf edilmesi, herkesin kolayca amacına ulaşmasına
hizmet edecektir.
Türkiye'de Silahlı Kuvvetlerin konumu ve etkinliği Avrupa ülkeleri ile
karşılaştırmak doğru değildir.
Türkiye'yi ancak Türkiye ile benzer koşullar içinde olan bir Avrupa ülkesi
ile değerlendirmek doğru olur. Hangi Avrupa ülkesinin jeopolitiği
Türkiye'nin jeopolitiği ile örtüşür? Hangi Avrupa ülkesi, aynı zamanda
büyük devlet kurmadaki yeteneği belli, genç ve dinamik büyük bir nüfusa
sahiptir? Hangi Avrupa ülkesinin Türkiye kadar komşuları vardır? Acaba,
Türkiye gibi, komşularının söz birliği etmişçesine ortaklaşa hedef
aldıkları bir Avrupa ülkesi var mıdır? Avrupanın hangi ülkesi, PKK/KADEK
gibi eli kanlı ve ayrılıkçı bir terör örgütüne sahiptir? Hemen ifade
edeyim, İngiltere'de yaklaşık 80 yıldır ayrılıkçı IRA'nın eylemleri sonucu
hayatını kaybeden insanların sayısı 3.500'ün altındadır. Bu rakam,
İspanya'da ETA için yaklaşık 40 yılda sadece 800 civarındadır. Türkiye'de
ise, yaklaşık 18 yılda 30 binin üzerindedir.
Bunlar Türkiye'de doğal olarak Silahlı Kuvvetleri ve askerleri öne çıkaran
koşullar ve gelişmeler değil midir? Bunlar ortada iken, hem sivil-asker
ilişkileri açısından Türkiye'nin Avrupa ülkeleri ile karşılaştırılması,
hem de Silahlı Kuvvetlerin ve askerlerin hedef tahtasına konulması ne
kadar doğrudur ve iyi niyetlidir?
Herhangi bir art niyetten yoksun olanlar, bu koşullarda Silahlı
Kuvvetlerin ve askerlerin itibar kaybetmesinin güç durumda bırakılmasının
ve bozulmasının ne gibi sonuçları beraberinde getirebileceği üzerinde
düşünmek zorundadırlar.
Silahlı Kuvvetler ve askere karşı olanlar, kendilerini liberal sananlar,
siyasal İslamcılar ve etnik ayrılıkçılar yani bölücülerdir. Liberallerin
arkasında da çoğunlukla siyasal islamcıların ve bölücülerin yer aldığı
dikkate alınırsa, tablo daha da netleşmektedir. Bunlara bir de doğal
olarak Türkiye'yi hedef alan ülkeleri eklemek gerekir.
Yunan basınında geçtiğimiz haftalarda sıkça gündeme gelen Ege'de Türk
uçaklarının Yunan uçaklarınca düşürdüğüne dair açıklamalar ile geçtiğimiz
günlerde Irak'ın kuzeyinde 11 Türk askerinin enterne edilmesi, aslında
Türk Silahlı Kuvvetleri'ni ve askerleri halkının gözünde hırpalamaya ve
ülke içinde bazılarının ekmeğine yağ sürmeye yönelik bir psikolojik
operasyon olduğunu söylemek mümkündür. İçeriden ve dışarıdan destekli,
Silahlı Kuvvetleri ve askerleri hedef alan, çok oyunlu, büyük bir
senaryonun uygulanmakta olduğu izlenimi edinilmektedir.
MGK'nın yapısı ve konumu ile oynanabilir. Ancak, bu maksatlı olarak
yapılmamalıdır. Ayrıca bu tür kurumların, Batılı olsun olmasın, hemen her
ülkede, şu veya bu yapı ve işlevde yer aldığı da bir vakıadır. Türkiye'de
iyi niyetli olarak MGK'yı her işe el atmakla itham edenler, ne yazık ki
günümüz güvenlik anlayışını görmezden gelmektedirler.
VII.
6. Uyum Paketinde, İmar Kanununda değişiklik yapılarak, "camii" ifadesini
yerine "ibadethane" ifadesinin konulması, isabetli bir adım olmamıştır.
Getirilen düzenleme, ulus bilincine zarar verecektir. Bilindiği üzere,
din, ulusu oluşturan en önemli unsurlardan biridir. Aynı dine mensup
insanlardan kurulu bir ulus yapısı, bu ulusun içinden çıkan devlete güç
verir, onun elini kuvvetlendirir. Olaya bu açıdan bakıldığında, yapılanın
ulusun din üzerinden parçalara ayrılmasına hizmet edeceği endişesine yol
açtığını söylemek mümkündür.
Yapılan değişiklik, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın denetim ve gözetim
imkanını ortadan kaldıracak ve dolayısıyla din adına herkesin kendine göre
bir şeyler öğretme imkanı ve fırsatı bulmasından kaynaklanan dinde
parçalanmaya yol açacaktır.
Bu durumun misyonerlik faaliyetlerini beslemesi evleviyetle söz konusudur.
İslami çizgisi ile öne çıkan mevcut siyasal iktidarın bu suretle
misyonerlik faaliyetlerini beslemesi ve önünü açması ise, ayrıca üzerinde
durulup düşünülmesi gereken bir konudur.
VIII.
1997 Lüksemburg Zirvesinde, genişleme sürecinin dşında bırakıldı diye
Türkiye'nin 1999 Helsinki Zirvesine kadar AB ile ilişkileri tek taraflı
olarak askıya aldığını hatırlayınca, Aralık 2002'de gerçekleşen Kopenhag
Zirvesinde diğer aday ülkeler üyeliğe davet edilirken Türkiye için
müzakerelerin başlayacağı bir tarihin bile verilmemiş olması karşısında
buna tepki gösterilmemesi bir geriye gidiştir. Bir teslimiyetin
ifadesidir.
EKONOMİK VE SOSYAL
HUSUSLAR
·
Son 6
aylık dönemde dış borç stoku yaklaşık 26 milyar dolar artmıştır.
·
Kamu
borçları, GSMH’nın %82’sine ulaşmıştır ki, bu kriz habercisi olarak kabul
edilmektedir.
·
Hala
rant ekonomisi sürmektedir. Dışarıdan getirilen dövizler, Türk Lirasına
çevrilerek Hazine kağıtlarına yatırılmakta; bu da üretim dışı bir büyümeye
yol açmaktadır.
·
Türkiye, ayakta ve hayatta kalabilmek için, sürekli sermayesinden yediği
bir sürecin içine girmiştir.
·
Türkiye, AB’ye üyelik yolunda ciddi adımlar atmış olmasına rağmen, AB’den
bu adımlara denk bir karşılık görememiştir. Sözgelimi, Türkiye’ye yapılan
mali yardım artırılmamıştır.
·
Yine
Türkiye’nin attığı ciddi adımlara rağmen, AB tarafından, katılım sürecinin
sonraki aşamaları için somut bir perspektif sunulmamıştır.
·
Açık
işsizlik oranı, %13’ler seviyesine ulaşmıştır.
·
AB’ye
uyum adına yapılan özelleştirme uygulamaları, gerçekte kamunun imkan ve
kaynaklarının yok pahasına uluslar üstü yerli ve yabancı sermayeye peşkeş
çekilmesi anlamına gelmektedir. AB üyesi ülkelerin ekonomilerinde kamunun
payına bakılırsa, bu çok net olarak görülebilir. AB üyesi Almanya’da
kamunun payı %53, Fransa’da yine % 53, İtalya’da %39, Hollanda’da %47,
İngiltere’de %41 ve aday ülke Türkiye’de %24 iken, kimse özelleştirmenin
AB’ye uyum ve bu bağlamda demokrasi ve insan hakları adına yapıldığını
söyleyemez.
Aynı şekilde,
her 100 kişiye düşen kamu görevlisi sayısı AB üyesi ülkelerden Almanya’da
5, Fransa’da 8, İtalya’da 4, Hollanda’da 5 ve aday ülke Türkiye’de 3
iken, kimse kamu görevlisi sayısının azaltılmasını AB’ye uyuma bağlayamaz.
Hazırlayan
Prof.
Osman
Metin ÖZTÜRK